Advert
Advert

Öküz’ün çocukları

Aylık edebiyat ve mizah dergisi OT Ekim ayı itibariyle 32. sayısını okurlarıyla buluşturdu. Birçok isme sayfalarını açmasıyla bilinen dergide...

Öküz’ün çocukları

Şunu baştan not düşerek başlayalım: Günümüz kültür sanat dergiciliğinin yeni yönelimlerini tespit edip kavramak açısından İstiklâl Caddesindeki Mephisto Kitabevindeki dergilerin sergi yerlerinin farklılığına ve alanı baştan sona kaplayanlara bakılması önemli bir gösterge olabilir. Hem dünün hem bugünün (ve geleceğin) hikâyesi olması açısından önem arz ettiğini düşündüğüm bir husus bu: 2013 öncesinde, bu kitabevinin giriş bölümünde edebiyat ve siyaset dergileri yanında düşünce dergileri de sergilenirdi. Elbette tümüne yer verilmezdi ama üst katın dip köşesindeki diğer dergilere açılan bir pencereyi andırırdı burası. Dergâh, Hece, Fayrap yer almazdı ama Varlık, Kitap-lık, Mesele, Birikim, Toplumsal Tarih, Notos Öykü, Yasak Meyve gibi dergiler mutlaka dükkâna uğrayanları karşılardı. Sonra sinema dergileri doldurdu girişteki sergi alanını. Bir ara ise Bir+Bir, Ekspres, Roll dergileri sergilenir oldu. Aradan geçen yıllar içerisinde memlekette birtakım kritik ve kriz yaratan değişiklikler oldu ve bunlar Mephisto’nun dergi reyonunun düzenlenişini ciddi ölçüde etkiledi. Artık girişteki dergi bölümünde sadece metin ve şöhret yoğun OT, şöhret ve yazar yoğun Kafa, yazar adlarının göze batarcasına büyük olduğu Fil vb. yeni melez politik militanlığın mecrasını oluşturan dergi familyası var. Diğer ciddi dergilerin hepsi kitabevinin arka kısmında, tıkış tıkış raflarda sergileniyor. Herhalde bu bile bu dergilerle didişmek, onları irdelemek için yeter sebeptir.

Kabul edilmelidir ki, tesirleri açısından “ehemmiyeti hayli yüksek olan” bu dergiler, var olan dergiciliği yeni bir boyuta taşımıştır. Türkiye'de mizah ve edebiyatın iki ayrı alan gibi algılanmasından duyulan rahatsızlığın neticesi olan dergiler şimdilik göze çarpan sergi alanını tümüyle işgal etmiş durumda. Aslında bu gösterge aynı zamanda okuma eğilimlerinin de etkilendiğini akla getirir. Mephisto’da OT’un biçimi, içeriği, “etiği”, estetiğiyle benzerleri olan mizah dergilerinin diğer dergileri girişteki sergi mekânından kovmuş olmaları trajik. Bu kategorideki dergiler, günümüz kültürel ortamının nereye doğru aktığını göstermesi hasebiyle başlı başına müstakil bir incelemeye tabi tutulmalıdır.Hâsılı OT dergisinin mahiyetini ve yayın dünyasında tekabül ettiği yeri yorumlarken bu arka plana ve başka şeylere mutlaka ihtiyaç var.

ÖKÜZ’ÜN OT’U

Bildiğim kadarıyla OT dergisine yöneltilen eleştiriler genelde övgü dolu. Bu noktada postmodernlik ekseninde yapılan eleştiri de pek anlamlı değil. Çünkü OT dergisi için, yamalı bohça gibi olmuş dendiği zaman dergiyi çıkaranlar bundan mutlu oluyorlar; dahası bu tespiti, kendilerinin planladığı dergi biçiminin başarısı olarak görüyorlar. Ayrıca bu tür dergilerin kültürel hayatta sadece postmodernlik üzerinden eleştirilmesi, insanların ayrıntıların sosyolojisine yönelmesini ve bunların anlamını kavramaktan uzak tutması yanı sıra doksanlara takılıp kalması açısından da eksiklik taşıyor. Zira bu dergiler, aynı zamanda dağılan sol kültürel dünyanın, kendisini başka alanlara da açması ve buradan 1960’rın sonuyla 1970’lerdeki gibi bir kültürel siyaset üretme niyeti bakımından da tahlil edilmelidir. Sol popülerliğin sağa sola bakarak star icat etmesi bu çabanın bir neticesi olarak görülmelidir. Bu açıdan, söz konusu dergilere dair yapılan değerlendirmeler arasında, seküler kültürel cemaatin yeni kamusal iletişim platformu şeklindeki yaklaşımı daha doğru bulduğumu belirtmeliyim.

Öte yandan bu dergilerin, bir başka açıdan ilk deneyim olmadığının farkında olunmalı. OT’un ve türevi dergilerin arkasında 1990’lardan başlayan bir gelenek var. Yani Türkiye’de OT tarzı bir dergi ilk defa deneniyor değil. Bu tarz, adını ilk defa Kanal 7 Ana Haber Bülteninde duyduğumu hatırladığım Öküz dergisiyle yerleşti. O yüzden, şimdikilerin 1990’ların ikinci yarısında yayımlanmaya başlayan “Öküz dergisinin çocukları” şeklinde mütalaasının pek yanlış olmayacağını düşünüyorum. “Yaftacılar” biraz sabrederlerse bunu kısaca anlatmayı deneyeceğim. Bahsettiğim ilk derginin niye bu adla çıktığını şu şekilde açıklıyordu Metin Üstündağ:

“İsim için üç alternatif vardı. Aşure, Öküz ve Yamalı Bohça. Bu üçü de imge olarak Türkiye'deki hayatı, Türk insanının zihniyetini, algılama biçimini, hayatının ritmini özetleyecek şeyler gibi geldi bize. Ama sonunda Öküz isminde karar kıldık. Öte yandan öküz, çok şeyi hak ettiği halde aşağılanan, gamlı, mahzun bir hayvan, bir o kadar da kaba ve hantal. Edebiyat ise çok ince, zarif bir uğraş. Ne yapmak istediğimiz daha derginin ismini görünce anlaşılsın istedik.”

Evet, bu dergilerin tarihinden konuşacaksak İlber Ortaylı’nın tabiriyle “tarih vererek konuşmalıyız.” Buyurun size kısa tarih: Bu derginin yolunda ilerlemeyi düstur edinen Hayvan dergisi de belli bir okur okur kitlesine ulaşmayı başarmıştı. Kültür ve edebiyat daha geniş manada sanat dünyasından pek çok ismin kısalı uzunlu yazılarına yer veren OT ise arızalarına karşın bu dergilerin açtığı yolda ilerliyor. 1996 Mayıs ayında Öküz’le başlayıp 2000’li yılların başında Hayvan’la devam eden çizgiyi dikkate aldığımızda “Öküz’ün çocukları” nitelemesi yerli yerine oturmuş olacaktır. Yani burada sadece Gezi Parkı olayları ile izah edebileceğimiz bir durum yok, bu olayların etkisiyle bir geleneğin devam ettirilmesi durumu söz konusu. OT dergisi de seküler mizah okurlarının Öküz, Hayvan gibi bir dergi beklentisinin neticesi. (Gelgelelim OT’ta sanıldığı kadar mizah yok! Herhalde bu aydın vasfının ön planda olmasıyla da alakalı.) Zaten Metin Üstündağ, çıkardığı OT dergisini “ustalık” dönemi dergisi olarak nitelemişti. Ona göre Öküz “çıraklık”, Hayvan “kalfalık” dönemine tekabül ediyor. Bu dergilerin ilki ile sonuncusunu takip ettim, büyüyünce de aynılar aslında. OT adı da Öküz’e gönderme:

“Öküz yaşayacaksa neyle yaşar, otla yaşar. Bir de işimiz organik kültür sanat yapmak. Şu sırada tek değersiz bitki olduğu için ona kimse hormon koymuyor. En doğal, en organik olan. Her yerde biter… Metaforu çok fazla olan bir isim. Öküz de öyleydi.”

Bu dergilerdeki metinlere bakarsak, ortak özelliklerinin kısa ve gevşek yazılardan, anılardan oluşması olduğunu yani deneyim dergiciliğinin ön planda olduğunu ifade edebiliriz. Hatıra ve gündelik hayatın farklı veçhelerinin anlatımı sayesinde internet gençliğini çekmekte son derece başarılılar. Bu açıdan Öküz’ün bu tarzın erken ürünü, bugünküleri de haytalığın olgunluk tezahürleri şeklinde ele alınması yararlı olabilir. Tabii bu tür dergilerin neredeyse aynısının çıkmaya başlamasının oluşturduğu husumette göz ardı edilemez.

Aylık edebiyat ve mizah dergisi OT, Ekim ayı itibariyle 32. sayısını okurlarıyla buluşturdu. Birçok isme sayfalarını açmasıyla bilinen dergide Dücane Cündioğlu’ndan Mehmet Efe’ye, Gündüz Vassaf’tan Tarık Tufan’a, Mahir Ünsal Eriş’ten Ahmet Mümtaz Taylan ve Ertuğrul Mavioğlu'na birçok isim boy gösteriyor. Bu insanların ortak paydası, AKP ile dertlerinin, meselelerin hatta hınçlarının olması ve bunları yazıya dökmek istemeleri. Belki bu tür dergilerin sayılarının günden güne artmasının nedenlerinden biri de bu. Hatta bu yüzden bu dergilere gençliğe hitap eden Sözcü dergileri de denilebilir. Meseleleri yapısal yaklaşmak yerine hissî birtakım heveslerle izah etme tutumu söz konusu olduğunda bu “Freudyen Düzağaç”sallık bariz hale gelmektedir. Dikkat edilen tek nokta ise çeşitlilik ve renklilik üzerinden bunun yapılmaya çalışılması. Ayrıca rahat otlanılsın diye çıkartmalar armağan ediliyor okurlara. Memnuniyetsizler bileşkesi belki de kabalığın bir arada olma durumu söz konusu.

MAKSAT YEŞİLLİK OLSUN MU?

Ayrıca, yazarların “bu çeşitlilikten keyif aldıkları” da düşünülebilir; birbirlerini besleyerek, “cephe siyaseti” çerçevesinde fikir ve his alışverişini geliştiriyorlar. OT’un yerleştirdiği bir bakış açısı ortaya çıkıyor bunun neticesinde. Bir edebiyat dergisinde yer alması yadırganacak yazılar, OT dergisi okuyucusuna ilginç geliyor. Dergi için üretim kavramından hareketle çok özel formatlar geliştirildiği yadsınamaz. Bu sayıdaki Metin Tekin, Sıddık Akbayır, Perran Kutman, Ahmet Hakan vb. isimlerin metinleriyle geçen sayıdaki Turgay Şeren yazısını bu çerçevede ele alabiliriz. Aforizma felsefesinin yoğun olduğunu da eklemeliyiz: Hevessiz, karamsar halin ne tuhaf bir şey olduğunu kavrama sürecinde “Yediuyuyanların Dilinden” metniyle “Ihlamur Günlükleri”ni peş peşe böle çarpa okunması yararlı olabilir. OT’un, “hazla ve hızla okunan edebiyat ve mizah dergisi” olmasının ötesinde, Gezi Parkı olayları ve son olarak da sayıklamalar eşliğinde iyice kabartılan HDP cephesi olarak anabileceğimiz politik alanı tahkim eden boyutu da baskın. Partizanlar bir yana; bana sorarsanız, olup bitene irfanî müdahalede bulunan “seçmeyen seçmen konumunda” olanlarda dahi buna yorulabilecek hususlar oldukça fazla. Elbette derginin bu tavrı, ilk yazısı Kadir İnanır tarafından yazılan ve “tam bağımsız Türkiye” vurgusuyla biten Kafa dergisinden farklı bulunabilir. Zira Kafa dergisinde Ataol Behramoğlu, Can Dündar gibi Cumhuriyet ahalisi de bulunuyor. Gerçi son zamanlara bakılırsa aralarında esaslı bir fark olmadığı da düşünülebilir. Kafa ve OT bu sayılarında Mazhar Alanson’a mikrofon uzatmaları bakımından aynı işi yapmışlar. Siyasî metinlerin yöneldiği hedef açısından ortak bir cephe siyaseti uyguladıkları çok açık. Yalnızca kötü olanın yahut öyle olduğu varsayılanların eleştirisi üzerinden bir ittifak söz konusu. Dolayısıyla bu dergileri, bir tür olarak ele alıp incelerken siyasî arenada olup bitenlerle paralel hatta iç içe bir değerlendirmeye tabi tutmak gerekir. Kaldı ki, nice zamandır bütünleşerek bir şey kazanmaktan ziyade direnerek kazanma stratejisi yürürlüğe konulmuş durumda. Yanılgıya düşmek pahasına OT dergisinin azınlık yönü/kökü hayli kuvvetli diyebiliriz. Çokluk etrafında şebekeleştikleri için çoğunluk alınganlıkları da gelişkin. Belli hassasiyetlere özellikle da ahlaka kafayı takmış vaziyetteler. Liberalizmin -onun ilkelerinden birkaçına sıkı sıkıya bağlanarak tabii- yergisi de yapılıyor. Lenin heykellerinin yıkılışının yüklendiği sembolizmi Zizek okumuş müelliflerden öğreniyoruz. Elbette farklı şekilde tezahür eden OT’taki muhalefet, düpedüz proje bir muhalefet. Devri saadet, saray, kibir, sultan sofrası… bildikleri üç beş kelime. Kibre, iktidara karşı çıkma halinin bütün politik öznelerini bir yana bıraktığımızda karşımıza çıkan hem dinî gelenekten hem de Batı felsefesi diye anabileceğimiz yaklaşımdan farklı bir mistik anlayıştan başkası olmuyor açıkçası. Belki “Yüreğimizin sesini açmazsak” ifadelerinde görüldüğü gibi buna çakma Tao’culuğun küreselleşmesi de diyebiliriz ama başka etik, siyaset ve epistemoloji tartışmalarını gündeme getireceği için şimdilik buna sadece değinerek geçelim.

Kendiliğinden gelişen bir öfke ve sevgi yok OT’ta. Proletarya kelimesinin telaffuzuna bayılan Nişantaşı sakinlerinin “Keşke Cemal Süreya yaşasaydı” arzusu bile sahici değil… Dahası demokrasinin “zekâyı teşvik ettiğini” belirten seküler vaaz tiratlarını derginin ilk sayfalarında okuyunca bir paradokstan söz etmenin gerekli olduğuna kani oldum. Malum, nicedir Türkiye siyasetinde, ekonomi, barış, özgürlük üzerinden mevcut düzenin eleştirisi yapılıyor ama aslında bu onu onaylamanın dışa vurumu. Kararlı anti-kapitalistler olduğunu sandıklarımızın çoğu demokrasinin en ateşli savunucuları. Nedense bir yandan temsili demokrasinin çoğunlukçu yönü eleştirilirken diğer yandan HDP yardımcılığı üzerinden var olan politik form sonuna kadar onaylanıyor. Belki yazarlar Julia Kristeva’nın “başkaldırı” ile “devrim” arasında yapmış olduğu ayrımdan güç alıyorlar farkında olmaksızın. Başkaldırı iyidir, hoştur güzeldir, yaratıcı enerjiyi meydana getirir, buna karşılık devrim kötüdür, çünkü şu ya da bu ölçüde yeni bir düzen getirir.

Öküz zamanlarının yani 1990’ların ikinci yarısının Türkiye’sine duyulan özlem de var tabii. Şöyle diyordu bir söyleşisinde Metin Üstündağ: “Öküz zamanlarında, benzer gazeteler ve televizyon kanalları vardı. İnsanlar bu kadar yalnız ve çaresiz değildi. Çok kişisel sebeplerle yalnız olsalar da “Şuraya giderim, derdimi anlatırım” mecraları vardı. Onların hepsi bir bir gitti.” Anlaşılan o ki mesele sadece “Maksat yeşillik olsun” sloganından ibaret değil.

Otoriterlik, aptallık, itaat, rıza gibi kavramlar hep bir tarafa yani şarkın azabına; zekâ, birey övgüsü, itiraz vs. ise garbın afakının mümessili olan cenaha limitsiz bir biçimde dağıtılıyor. Topluma dair, İslâm dünyasına dair karanlık bir felaket tablosu çiziliyor Haberlerin Ağında İslam kitabındaki eleştirileri harlatırcasına. Her şey beter, berbat olarak sunularak kötülüğüm görünürde köktenci bir lanetlenişi yapılıyor. Ardından bu olumsuz düşüncenin neticesi olarak “Bir parça nefes alabilmek için demokrasiye ihtiyacımız var”, anonim nakaratı tekrarlanıyor. Lakin peşi sıra nicelik değil nitelik deniliyor. Mehtap TV yorumcusuyken Mehmet Altan’ın dilinden düşürmediği istatistikî verileri hatırlatan sayıların esrarıyla şarkın içler acısı halini aşikâr kılma müptezelliği de cabası.

Yazılarda, görünürde alımlı fakat özünde hayret verici bir baskıcılığı içeren demokrasi söylevi durmaksızın tekrar ediliyor. Yani dergideki kapitalizm eleştirisi belirleyici ve aslî değil, liberal bayağılığın hakiki biçimidir. Burada dini retorik üzerinden AKP’yi hırpalayanlar sanıyor ki, bu, dünyayı yerinden oynatacaklar. Olaylar üzerinden politik izahat yaparken sergiledikleri performansa yön veren ve Kemalist diskuru akla getiren ifadeler şöyle: “İlâhlık taslıyorsunuz”, “Allah’ın peygamberin adını kullanarak, tertemiz inancımızı kullanarak bize yalanlar söylüyorsunuz.” Her şey manipüle edilmektedir. Galiba dergiden ayrılıp şimdi başka bir dergi çıkaran Üstündağ mızmızlanmakta sonuna kadar haklı. Mahzurlu taraflarını şimdilik göz ardı ederek şu satırları biraz da olsa düşünmekte yarar var:

“Çıkardığım dergileri diyelim: Beşiktaş - Harbiye dolmuşları veya Taksim - Bostancı hattı minibüsleri gibi tasarlıyorum ve fakat bir süre sonra bu dergiler, Pakistan otobüslerine dönüşüyor. Çünkü herkes kendisini o dolmuşta veya o minibüste görmek istiyor. İyi de canım ciğerim: siz, o güzergâhta oturmuyorsunuz ki. Ayrıca ayakta yolcu almak da yasak. Nasıl olacak bu işler, bilemiyorum. Üzgünüm. Ya da ben müsait bir yerde ineyim, yaya gideyim, siz devam edin.”

Sanıyorum ki, bu dergilerin üzerinde yükseldiği hassas zemine temas etmeden bu iş gitgide sıkıcı bir hal almaya başlayacaktır. OT yazarlarında, hümanizm, demokratlık, minimal hayatlar, mahalleden bahseden romantizm, küçük mutluluklar, hayatı yeniden anlamlandıracak şeyler bizde şeklinde kibirli bir ruh hali var. Bu tür yazar ve sanatçılarla aktüel siyaset arasındaki münasebet son derece fanatik ve kırılgan. Futbol bahsinde anılan “Çocuklar için faşizm” dizesi pek çok şeyi hatırlattığı gibi AKP devrinde faşizm konulu kitapların adedinin elan artışını da anlaşılır kılıyor aslında. O yüzden OT’un kapağını çevirirken dikkatli olmakta yarar var. Ayrıca skandal muhalefet derken, yazarların biyografi ve otobiyografilerini hatırlamak lazımdır.

OT, diğer dergiler gibi daha çok merkez edebiyattan değil de kenarda kalmış, alternatif, imkânları “çok olmayan” insanlar için bir platform olacak şiarıyla yola çıkmıştı. Ama dergiye baktığımızda bundan eser kalmadığını söyleyebiliriz. Reklamsız, ilansız, sessiz sedasız bir dergi yok karşımızda: Sinema ilanlarından Koç reklamlarına, Yekta Kopan’dan banka yayıncılığına değin uzanan göstergeler, “kenarda” kalmanın rantının ne kadar güçlü olduğunun işareti aslında. Entegre borsalardan, çok ortaklı sermayedarlardan şikâyetle bunlar aynı matbu yayının iki kapağı arasında birbirine selam çakarak yer alıyor nedense. Herhalde sermaye düşünen değil, okuyup rahatlayıp tüketen dergilerden yana. Aslına bakılırsa uzun yıllar beklediği ortamı bu tür kullan at dergiler sayesinde bulmuş sanki.

Şunu da eklemek gerekir ki, 32’lik OT, 100’lük olur mu, bilinmez. Fakat 90’lık Öküz dergisinin kültür-sanat servisinin üç buçuk saat boyunca Ece Ayhan'la yaptığı konuşmalardan Öküz’lemeler adıyla bir kitap oluşmuştu. “Öküz'cülerin dinlediği Ece Ayhan'ın anlattığı” yahut “Ece Ayhan'ın anlattığı, Öküz'cülerin dinlediği” düşünceler bir gece yarısı kitabına dönüşmüştü. Ece Ayhan çağrışımlarla, sıçraya sıçraya, şeylerden, durumlardan, kişilerden söz ediyordu bu metinlerde. Şüphesiz Ece Ayhan'ın yine Öküz dergisi için yaptığı 'şahıs benzetmeleri'ni de katarak oluşturulan Öküz’lemeler'e benzer ufarak kitaplar ortaya çıktığında daha rahat irdeleme imkânı bulacağız OT ve şürekâsını. Fakat Vedat Özdemiroğlu’nun Türkçe Sözlü Hafif Mizah kitabındaki, “İki İsim Arasındaki 77 Fark: Halk Entelektüel” yazısının en sonunda yer alan ifadeyi hatırlatmadan geçmeyelim: “Halk entelektüel gibi görünmeye çalışır, entelektüel halktan biri gibi görünmeye.” Elbette analitik sürecin sonuna gitmek için yazıyı sondan başa doğru okumayı unutmayarak!

Asım Öz/ Dünya Bülteni - Kültür Servisi

 
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Göreve İade Edilen Diyanet Personeli Tam Liste
Göreve İade Edilen Diyanet Personeli Tam Liste
İmam Turan Baskın'ın talihsiz ölümü
İmam Turan Baskın'ın talihsiz ölümü