Advert
Advert

Görmez, Bu insanlık dışı cinayeti işleyenler...

DİYANET HABER- Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, Pakistan’ın Lahor kentinde düzenlenen Uluslararası Siret Konferansı’nda yaptığı konuşmada İstanbul’daki terör saldırısında şehit olanlar için başsağlığı dileğinde bulunarak, "Bir mevlit kandili arifesinde bu insanlık dışı cinayeti işleyenler er geç hem bu dünyada hem de ilahi adalette her türlü cezayı göreceklerdir. Şehit olan tüm kardeşlerimize Allah'tan rahmet, yaralı kardeşlerimize acil şifalar diliyorum.

Görmez, Bu insanlık dışı cinayeti işleyenler...
Haberin videosu için tıklayın!

Grup sayfamıza katılmak için >>> TIKLAYINIZ

DiniHaberler.com.tr: 

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, Pakistan’ın Lahor kentinde düzenlenen Uluslararası Siret Konferansı’nda yaptığı konuşmada İstanbul’daki terör saldırısında şehit olanlar için başsağlığı dileğinde bulunarak, "Bir mevlit kandili arifesinde bu insanlık dışı cinayeti işleyenler er geç hem bu dünyada hem de ilahi adalette her türlü cezayı göreceklerdir. Şehit olan tüm kardeşlerimize Allah'tan rahmet, yaralı kardeşlerimize acil şifalar diliyorum. Milletimiz büyük bir millettir. Bütün bu badireleri en kısa zamanda atlatacaktır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Türk halkı dünyadaki bütün mazlumların umudu olmaya devam edecektir” diye konuştu.

Pakistan Din İşleri ve Uyum Bakanlığınca düzenlen Uluslararası Siret Konferansında konuşan Diyanet İşleri Başkanı Görmez, “Bizleri engin rahmetinin bir tecellisi olarak yoktan var eden, tanışmamız için farklı dillerde ve farklı renklerde yaratan, ilim, hikmet ve marifetle inkişafı mümkün kılacak akılla, sevgi ve muhabbete mekân olacak kalple donatan Yüce Rabbimize nihayetsiz hamd ü senalar olsun!” diyerek sözlerine başladı.

Tarihte barış ve güven yurdu olarak bilinen İslam coğrafyasının bugün, savaş, şiddet ve vahşetle anılmakta olduğunu belirten Başkan Görmez, Müslümanların kaybettiği birlikte yaşama ahlakının yeniden nasıl tesis edilebileceğinin düşünülmesi gerektiğini dile getirdi.

Başkan Görmez, küresel ve bölgesel sorunların sebebinin, birey olarak insanların kendisiyle barışık olamamasından kaynaklandığını belirtti.

Sonraki nesillere iyi bir gelecek ve yaşanabilir bir dünya bırakmanın en önemli sorumluluklardan biri olduğunu vurgulayan Başkan Görmez, "Bu bilinçle, gelin hep birlikte ve gücümüz yettiğince kötülükleri bertaraf edebilmek, her türlü ayırımcılığın önüne geçebilmek ve beraberce huzur içinde yaşayabilmek için saygı, hoşgörü, merhamet ve adalet başta olmak üzere tüm ahlaki erdemleri hayatımıza hakim kılalım. Gündemi barış ve sevgi olan selim akıl ve kalp sahiplerinden olmaya çabalayalım." ifadelerini kullandı. 

Diyanet İşleri Başkanı Görmez’in “Hz. Peygamber ve Birlikte Yaşama Ahlakı” başta olmak üzere konuşmasında öne çıkan başlıklar şöyle:

“Dünya durdukça insanlık, Hz. Peygamberin rahmet pınarından kana kana içecektir…” 

Bugün 11 Rebiülevvel ve 11 Aralık! Güneş ile ayın bir ahenk içinde seyretmesini hatırlatan güzel bir tecelli olarak Hicri takvim ile Miladi takvimin birlikteliğini yaşıyoruz. Resûl-i Ekrem efendimiz Hicri takvim hesabı ile bundan takriben 1490 yıl önce dünyamızı aydınlatmıştı. O âlemlere rahmet olduğu için öğretilerindeki rahmet parıltıları geçmişte olduğu gibi bugün de her yanı aydınlatmaya devam ediyor, davetindeki berraklık her türlü çabaya rağmen arı ve duruluğunu koruyor. Dünya durdukça insanlık onun rahmet pınarından kana kana içecektir. Bugün yaşadığımız sıkıntılı günler, tahammülü zor acılar, iç dünyamızı esir almaya çalışan kasvet gün gelecek dağılıp gidecektir. 

“Kendimize düşeni en iyi bir şekilde yapmaya çalıştıkça gam ve kedere, yılgınlık ve ümitsizliğe bizim dünyamızda yer olamaz…

Bundan 1400 yıl önce Hint dünyası ile ilgili olarak “Zaman gelecek bu münbit coğrafya İslâm'ın gür sesi olacak, Muhammed Mustafa aşkı için en güzel şiirler ve en etkili eserler burada kaleme alınacak, onun sözlerinin en güzel şerhleri burada yapılacak” deselerdi acaba kaç tane inanan çıkardı? Ama bu coğrafya Resûlullah (s.a.) aşkını şiire döken Mir Muhammed Takî, Mü’min, Mirza Esedullah Gâlib, Emir Mînâyî, Hâlî, Muhammed İkbâl, Gulam Server gibi şairler gördü, herkesi hayran bırakan siret kitapları yazan Muhammed Sıddîk Lahorî’yi, İnâyet Ahmed Kâkûrî’yi, Şiblî Nu’mânî’yi, Muhammed Süleyman Mansurpûrî’yi, Seyyid Süleyman Nedvî’yi ve Pir Kerem Şah Ezherî’yi gördü. O halde Müslümanların bir adının da “rahmetten ümidini kesmeyenler” olduğunu haykırırcasına ümit içinde olalım. Bizler kendimize düşeni en iyi bir şekilde yapmaya çalıştıkça gam ve kedere, yılgınlık ve ümitsizliğe bizim dünyamızda yer olamaz.

“Biz Müslümanların bir ve beraber olmadan, problemlerimizi elbirliği ile çözmeden başka alternatifimiz yoktur…”

Tarihte selam ve emân yurdu olarak bilinen İslâm coğrafyası bugün, savaş, şiddet ve vahşetle anılmaktadır. İnsanlığı topyekûn barışa davet eden bir dinin mensuplarının; cihanşümul bir rahmetin temsilcisi olan Hz. Peygamber’in (s.a.) müntesiplerinin, bugün ortaya koyduğu davranışlar ve sergilediği tavırlar sebebiyle kaybettikleri birlikte yaşama ahlakını bir daha yeniden nasıl tesis edebileceğimizi düşünmek durumundayız. Bu konuyu küresel ölçekte ele almak istiyoruz, zira Batı dünyasının İslamofobik dalgalarla hızla çok kültürlülükten uzaklaşması, Batı’da yaşayan Müslüman kimliğinin karşı karşıya kaldığı ciddi sorunların başında gelmektedir.

Birlikte yaşama dediğimizde maksadımız kin ve nefret yerine merhamet ve adaleti; düşmanlık ve husûmet yerine dostluk ve kardeşliği; riyakârlık ve gösteriş yerine içtenlik ve samimiyeti ikame etmek; zedelenen insan haysiyet ve onurunu yüceltmek, birlikte yaşama ahlak ve hukukunu yeniden gözden geçirmek olmalıdır. Biz Müslümanların bir ve beraber olmadan, problemlerimizi elbirliği ile çözmeden başka alternatifimiz yoktur. Müştereklerimiz farklılıklarımızdan kat kat fazladır. 

“Bizler, ülkemizin ve bütün ülkelerin sorunları ile uğraşırken kendi beden ülkemizi, ruh ve gönül dünyamızı, öz vicdanımızı ihmal ediyoruz…”

Ancak ben bugün konuşmamda küresel ölçekte ulusların, dinlerin, kültürlerin, medeniyetlerin arasında birlikte yaşama ahlâkı açısından yaşadığımız krizlerden söz etmeyeceğim. Ben bugün, Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Hindu, Budist vs. din mensupları arasındaki sorunlardan söz etmeyeceğim. Ben bugün, İslamofobyanın nasıl bir nefret ve düşmanlığa dönüştüğünü, Batı dünyasının çok kültürlülük iddiasını nasıl kaybettiğini uzun uzun anlatmayacağım. Ben bugün, İslâm coğrafyasında yanan ateşi, mezhep çatışmalarını, İslâm toplumlarının birlikte yaşama ahlakı ve hukukunu neden kaybettiğini, bunların sebeplerini saymayacağım. 

Ben bugün, Peygamberimizin (s.a.) Ensar ve Muhaciri nasıl kardeşler topluluğu haline getirdiğini, Yahudiler ve gayr-i Müslimlerle Medine Vesikasını imzalayarak birlikte yaşama ahlakı ve hukukunu nasıl oluşturduğunu ve sonra Müslümanların tarih boyunca bunu örnek alarak nasıl çok kültürlü medeniyetler inşa ettiğini, Hz. Ömer’in, Selahaddin-i Eyyübi’nin emannamelerini, Fatih Sultan Mehmed’in ahitnamesini uzun uzadıya anlatmayacağım. 

Ben bugün, konuşmamda bu konunun bölgesel ve küresel ölçekteki boyutları yerine bütün bunların yegâne sebebi olan, bütün bunların biricik kaynağı olan bireysel ve kişisel boyutuna vurgu yapmak istiyorum. 

Biz zaman zaman büyük söylemlerle sorunlarımızın küresel ve evrensel boyutları üzerinde yoğunlaşırken birey olarak nefsimizden, gönül dünyamızdan kaynaklanan sebepleri ihmal ediyoruz. 

Ülkemizin ve bütün ülkelerin sorunları ile uğraşırken kendi beden ülkemizi, ruh ve gönül dünyamızı, öz vicdanımızı ihmal ediyoruz. Beden ülkesine hapsettiğimiz ruhumuzu, masiva ile doldurduğumuz kalbimizi unutuyoruz. Biz bazen dışımızdaki öteki ile ve bütün ötekilerle uğraşırken içimizdeki en büyük ötekiyi, nefsimizi, nefs-i emmâremizi unutuyoruz. 

“Bütün bu küresel ve bölgesel sorunların sebebi, birey olarak her insanın kendisiyle barışık olamamasıdır…”

Aslında bütün bu küresel ve bölgesel sorunların sebebi, birey olarak her insanın kendisiyle barışık olamamasıdır. Birlikte yaşama ahlakının başlayacağı yer her birimizin kendi nefsidir. Fıkıh ve Kelâm geleneğimiz ötekiyi fısk u fücurda, cevr u zulümde, tekfirde ve küfürde ararken, irfan geleneğimiz her birimizin ötekisinin kendi içinde yaşadığına dikkat çeker. Ki o da nefs-i emmaredir.

Haddi zatında birlikte yaşamanın en temel ilkelerinden biri affetmektir. Affetmek, bize yapılan kötülüğü unutmaktır. Affetmek, adaletin fevkinde bir erdemdir. Affetmek, asla kötülüğü onaylamak değildir. Bağışlamak, sen yaptıklarından daha değerlisin demektir. 

“Allah’a tövbe etmesini bilen, kardeşinden özür dilemesini de bilir…”

Birlikte yaşama ahlakının küresel ölçekte yeryüzünde egemen olması için her şeyden önce yaptığımız bir hatadan, işlediğimiz bir kusurdan dolayı kardeşimize karşı özür dilemesini bilmeliyiz. Affedici olan, özür dilemesini de bilir. Özür dilemenin Allah’a karşı yapılanının adı tövbedir. Allah’a tövbe etmesini bilen, kardeşinden özür dilemesini de bilir. Özür dilemek, asla hakkı düşürmek değildir. Özür dilemek insanı kötülüklerin üzerine yükseltmektir. 

 “Yüreklerde sevgi, muhabbet, şefkat üretmek, kocaman fabrikalar kurup silah üretmekten daha mı masraflı ve zahmetli?”

Eğer bugün, uzun mesafeler katederek geldiğim ve aranızda bulunduğum Resûl-i Ekrem’in (s.a.) bu Mevlid gününde, velâdet ikliminde kalbimin dili olsaydı; eğer bugün nefesim yetip de sesimi tüm yeryüzüne duyurabilseydim bütün kardeşlerime şöyle seslenmek isterdim:

Ey insanlar! 

Hepimiz yeryüzünde büyük insanlık ailesinin birer ferdi değil miyiz? Hepimiz Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın kızları ve oğulları değil miyiz? Hepimiz bir Allah’ın kulları değil miyiz? O halde nedir birbirimizden alıp veremediğimiz? 

Birlikte huzur ve güven içinde yaşayabilmek için ihtiyacımız olan erdem ve faziletler fıtratımıza nakşedilmiş iken bunları fiiliyata geçirmek, söylem ve eylemlerimize yansıtabilmek ve ikincisi olmayan bu dünyayı daha güzel, yaşanabilir bir dünya yapabilmek bu kadar zor mu gerçekten? 

Saygıyı, hoşgörüyü, merhameti, adaleti, affetmeyi, dürüstlüğü, paylaşmayı, sabrı hayatımıza hâkim kılmak, ilişkilerimizin mihveri yapmak gökdelenler inşa etmekten, devletler, şirketler kurup yönetmekten, bilişim teknolojileriyle hayal ötesi buluşlara imza atmaktan, uzayın derinliklerinde ya da DNA moleküllerinde incelemeler yapmaktan daha mı zor, daha mı külfetli? 

Kalplerdeki kin ve nefret duygularını, hırs ve intikam arzularını parçalamak, atomu atomaltı parçacıklara ayırmaktan daha fazla mı çaba gerektiriyor? Yüreklerde sevgi, muhabbet, şefkat üretmek, kocaman fabrikalar kurup silah üretmekten daha mı masraflı ve zahmetli?

“İnsan üst kimliğinde birleşerek, her bireye insan olduğu için saygı duymamız gerekmez mi?”

Ve sonra asıl en yüksek sesimle, en kuvvetli nefesimle aynı dini, aynı imanı, aynı sevdayı paylaştığım; aynı rükûa eğildiğim, aynı secdeye kapandığım, aynı kıyama kurduğum, aynı kıbleye yöneldiğim, Müslüman kardeşlerime seslenmek isterdim: 

Ey din-i mübin-i İslam’a intisap etmiş; Hatemü’n-nebiyyîne imanla şereflenmiş Müslüman Kardeşlerim!

Ey yeryüzünde barışı, huzuru ve kardeşliği tesis etmekle yükümlü olanlar!

Bizim Peygamberimiz belli bir zamana, mekâna ya da topluma değil, tüm insanlığa rehber olarak gönderilmedi mi? O’nun vasıtasıyla tüm zaman ve insanlığa duyurulan evrensel mesaj, dillerin ve renklerin farklılığının Allah’ın ayetlerinden olduğunu bildirmedi mi?

O halde farklılıkları toplumsal bir zenginlik olarak görmemiz, “insan” üst kimliğinde birleşerek, her bireye insan olduğu için saygı duymamız gerekmez mi? 

“Hangi mezhep, meşrep ve anlayış bir masumun kanını akıtmayı, camileri bombalayıp, türbeleri, mezarları yakıp yıkmayı meşru görebilir?”

Ve mezhebini, meşrebini, ırkını, ideolojisini rahmet dini İslâm’ın önüne geçirme tuğyanına kapılan kardeşlerime şöyle seslenmek isterim: 

Ey asabiyetini insanlığının ve Müslümanlığının önünde tutanlar!

Ey mezhepçilik, hizipçilik, etnik kimlik asabiyetiyle birbirine düşman olanlar! 

İman ettiğimiz Resulümüz; “Müslüman müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz ve onu hor görmez.” buyurmadı mı?

“Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık davası uğruna savaşan bizden değildir. Irkçılık davası uğruna ölen bizden değildir.” buyurarak, müminin sadece dünyasını değil ukbasını da mahvedecek olan bu cehaletten ümmetini sakındırmadı mı?

Hangi mezhep, meşrep ve anlayış bir masumun kanını akıtmayı, camileri bombalayıp, türbeleri, mezarları yakıp yıkmayı meşru görebilir?

“Yoksullukla kıvrananlara gözleri açlıktan inleyenlere, kulakları soğuktan donanlara, kapıları işsizlere, aşsızlara, çaresizlere yürekleri kapatarak mutlu olunabilir mi?”

Ve sonra sadece yığınla servet biriktirmek için yaşayanlara bir çift söz söylemek isterdim ve derdim ki: 

Ey Allah’ın sonsuz hazinesinden kendilerine lütufta bulunduğu servet sahipleri!

Ey dünyanın tüm zenginliklerini aralarında bölüşen mutlu (!) azınlık!

Merak ediyorum, yoksullukla kıvrananlara gözleri, açlıktan inleyenlere, kulakları, soğuktan donanlara kapıları işsizlere, aşsızlara, çaresizlere yürekleri kapatarak mutlu olunabilir mi gerçekten? 

Paylaşmamız için veren, infak etmemiz için ihsan eden Mevla’ya bencilliğin, cimriliğin ve tamahkârlığın hesabını verebilecek miyiz? Verdiklerini bir gün geri alırsa şayet o zaman kimin kapısına gideceğiz?

“Hedefine ulaşmak için her yolu mübah sayanlar, körü körüne itaat kültürüyle iradeleri teslim alanlar, bütün bunların vebalini, hesabını Allah’a verebilecekler mi?”

Ve eğer bugün, sesim, nefesim yetseydi bir seslenişimi de ilim sahiplerine, ilmini öğretmeyen, ilminin gereğini yapmayan, hakkı ve hakikati söylemeyen bilginlere, aydınlara, âlimlere, mütefekkirlere, âriflere yapmak isterdim ve derdim ki: 

Ey âlimler! Ey bilginler! Ey siyah sarıklılar! Ey beyaz sarıklılar! Ey yeşil sarıklılar!

Nefsimi de katarak söylüyorum. Rasul-i Ekrem (s.a.) “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir” buyurmamış mıydı? Sizler peygamberlerin mirasçısı değil miydiniz? 

Sizlerin görevi, ümmete rehberlik yapmak iken nasıl oldu da Müslümanlar arasındaki kavgada taraf oldunuz? Dökülen masum kanların vebalini, hesabını Allah’a verebilecek misiniz?

Bugün coğrafyamızın en şen’î cürümlerini dini öğretilerle temellendiren kan dökme heveslisi insanlık düşmanlarının yaptıklarında, işledikleri cinayetlerde sizin verdiğiniz gayesiz, mesnetsiz heva ve hevese dayanan indi fetvaların, sözüm ona cihat çağrılarının hesabını nasıl vereceksiniz?

İslâm uleması olarak bizler hac menasikini ifa içinde karınca öldürmenin hükmünü uzun uzun izah ederken masum insanları katletmeyi ve bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmek olduğunu haykırmayı ihmal etmedik mi?

Bilhassa İslâm’ın yüce hakikatlerini güç devşirmeye ve çıkar sağlamaya matuf bir araca dönüştürenler, hakikati sadece kendinde görenler, hedefine ulaşmak için her yolu mübah sayanlar, körü körüne itaat kültürüyle iradeleri teslim alanlar, bütün bunların vebalini, hesabını Allah’a verebilecekler mi?

“Zulüm ile abad olunamayacağı gerçeğini görebilmek için kaç zalimin, kaç ceberrutun tarih sahnesinden silinmesi lazım?”

Ve son iki asırdır İslâm coğrafyasının dini, kültürel fay hatlarıyla oynayan; İslâm topraklarını işgaller, savaşlar ve istibdatlarla tarumar eden güç sahiplerine seslenmek isterdim ve derdim ki: 

Ey gücünü zulüm ve zorbalıktan alanlar!

Ey dünyayı kan gölüne ve gözyaşı vadisine çevirenler!

Nefsine güç yetiremeyen, söz dinletemeyenlerin hakikatte hiçbir şeye muktedir olamayacaklarını anlamak için daha kaç saltanatın yıkılması, zulüm ile abad olunamayacağı gerçeğini görebilmek için kaç zalimin, kaç ceberrutun tarih sahnesinden silinmesi lazım?

Hz. Musa ve ümmetini küçük ve zayıf bir topluluk gördükleri için bir çırpıda yenebileceklerini, bir damla suda boğabileceklerini düşünenler kendileri boğulup gittiler. Ne itibarları kaldı ne saltanatları.

Güç ve kuvvetlerini ispat edercesine Hz. İbrahim’i yanardağ benzeri ateşlere atanlar, kendi hırs ve zulmetlerinin ateşinde yanıp yok oldular. Ne kehkeşanları kaldı ne ihtişamları.

Güç ve bilgi, ahlak ve hikmet ile buluşmadıkça, mazlumların, mağdurların hakları iade edilmedikçe, bomba ve silah seslerinin, gariplerin ah u eninlerinin yerini sevinç ve mutluluk çığlıkları almadıkça bu yapılanların hesabını Allah’a verebilecek misiniz?

“Bizden sonraki nesillere hayırla yâd edileceğimiz iyi bir gelecek ve yaşanabilir güzel bir dünya bırakmak en önemli sorumluluklarımızdan değil midir?”

Ve sonra yeniden Resûl-i Ekrem’in Veda Hutbesinde haykırdığı gibi “Ey İnsanlar” diyerek bütün insanlara ve kardeşlerime seslenmek isterdim:  

Ey yeryüzü sakinleri! 

Ey 20. asrın son ve 21. asrın ilk tanıkları!

Zamanın ve mekânın hakkımızda şahitlik yapacağı adalet ve hesap günü geldiğinde hesabını verebileceğimiz bir maziye imza atmak, bizden sonraki nesillere hayırla yâd edileceğimiz iyi bir gelecek ve yaşanabilir güzel bir dünya bırakmak en önemli sorumluluklarımızdan değil midir? 

“Gelin hem dünyamıza hem birbirimize sahip çıkalım ve iyiliği yeryüzüne yayalım…”

Bu bilinçle gelin hep birlikte ve gücümüz yettiğince kötülükleri bertaraf edebilmek, her türlü ayırımcılığın önüne geçebilmek ve beraberce huzur içinde yaşayabilmek için saygı, hoşgörü, merhamet ve adalet başta olmak üzere tüm ahlaki erdemleri hayatımıza hakim kılalım.

Gündemi barış ve sevgi olan selim akıl ve kalp sahiplerinden olmaya çabalayalım.

Gelin Yaratanımızı darıltmayalım. 

Gelin Peygamberimizi gücendirmeyelim. 

Gelin Meleklerimizi, hoşnut olmayacakları hususları yazma zorunda bırakmayalım. 

Gelin hem dünyamıza hem birbirimize sahip çıkalım ve iyiliği yeryüzüne yayalım.

Ve unutmayalım ki dünya bize, biz birbirimize emanetiz. Daha güzel bir dünya için sevgi, saygı ve merhamet diliyorum.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Hac Görevli Mülakat Sonuçları Açıklandı
Hac Görevli Mülakat Sonuçları Açıklandı
Başkan Görmez’den Regaib Kandili Mesajı
Başkan Görmez’den Regaib Kandili Mesajı