Din'den, Diyanet'ten, Dünya'dan Dini haberler


  • 03 Temmuz 2017, Pazartesi 12:20
Ayşe KAŞ

Ayşe KAŞ

Şefkat ve Merhamet İnsanı İnsan Eder

Bazı insanlar görürsünüz. Yüzlerine ay doğmuştur sanki. Yanlarında iken, sanki cennetin bir köşesinde şırıl şırıl akan ırmak sularının serinliğinde  kuş cıvıltılarıyla huzur devşettiğinizi sanırsınız. Öylesine berrak ve latiftir ki hava, eftiğinizi daraltan her elim histen ve ızdıraptan ari olur, her masivanın ağır yükünden bir çırpıda tevbe ederek kurtulursunuz…

Kalplerinden ördükleri  uhuvvet bağını öyle sağlam düğümlerler ki size, onlar gitse de siz onlardan ayrı bir yola revan olamazsınız. Mutluluk yurdunun talepçileri olarak yola koyulan kervanı fincancı katırlarını ürkütmeden menziline vardırmak için hayatın gizemli dekorlarını motif motif tevil edip okuyarak yaşama sanatını layıkıyla icraya itina ederler. Bilirler ki olmazları “kun feyekun” emri ile  olduran bilinmezleri el-Alim ismi sırrınca bilen ve bildiren, görünmezleri  el-Basir ismi sırrınca  gören ve gördüren, his edilemeyen şeylerden el-Habir ismi sırrınca ayan beyan haberdar olan Yaratıcımız Allah’u Zül Celal, sonsuz varlığıyla hadisatı ve kainatı kuşatmıştır. O’nun rahmeti her yeri her şeyi kaplamıştır. O’nun ihatası en sağlam laboratuvarlarda bulunmayan inceliğe ve hassasiyete sahiptir.

İrfan anlayışının getirdiği baharın neşvü nema sunduğu o nazenin gülleri, insanın Rabbine itaatiyle açar ve olgunlaşır. Aşk şarabından içmek ve onun sarhoşluğuyla cezb haliyle Rabbine müsned bir kul olarak alemin cevrini bir solukta hamd ile içmek elbette Ariflerin işidir. Bu işi Allah’ın onlara bahşettiği meharet ile icra ederler. “ Onlar benliklerinde ki beni Hakkın isteklerine gark etmiş ve kendilerini onun rızasında fena makamına götürüp orada yok etmişlerdir.

Rabbimizin şu buyruğu sarsılmaz ölçüleri olmuştur: “Nefsini kötülüklerden arındıran (maddi manevi kirlerden temizleyen ) mutlaka kurtuluşa ermiş; onu kötülüklere gömen de elbette hüsrana uğramıştır.”[1] Nefsle kıyasıya bir mücadele yapmışlar, onun emir ve isteklerine kulaklarını ebediyyen tıkamaya çalışmışlardır. Onlar, bu amellerinde bir tek ve yalnız Alemlerin Efendisi Muhammed Mustafa S.A.V’i örnek almışlardır. Nefsinin başkaldırılarına karşı mukavemet etmede çaresiz kalan insanı ne kurtarır? Onu nefsinin sürüklemeye çalıştığı girdaplardan Rabbinin çağırdığı mutluluk yurduna giden yola sevk edecek kurtuluş kervanına onu kim katacak?  Ona iyi bir refik, kavi bir rehber, sebatkar bir mürşid lazımdır. Yoksa o bir başına altından kalkamazdı bu zamanenin hezeyanlarından…

O tasavvuf mektebine ya da ekolüne ihtiyaç duyuyordu. Bunu da hastalığını doktordan öğrenir öğrenmez “Peki ben bu hastalıktan nasıl kurtulurum doktor?” diye soran hasta misali, ruhunda eksikliğini  hissettiği manevi kuvveleri kuşanmak için yollar arayacaktı. Şimdi nefsin ve kalbin tasfiyesi için bir terbiye işine girişecekti ki, bu sanatın bilimsel izahının adı “Tasavvuf “olmuştur. Bu güzel uygulama, insana hamdi, şükrü, rızayı, zühdü, istiğnayı ve kanaati öğreten  manevi  ve ilmi bir disiplindir. İnsanı esfele safilin sokağına dalmaktan kurtaran bu manevi eğitimin ilk basamağında idrak vardır. İnsanın kendisine “Ben kimim? Neciyim? (İddiam me?) Nereden geliyorum? Vazifem ne? Kimin adına ne ile amel edeceğim? Hayatımı neye göre düzenleyeceğim? Nereye gideceğim? Ne ile gideceğim?” gibi soruları sorması ve onlara sağlam ve kesin cevaplar bulması lazımdır.

İnsan bile bile aldanmakta, nefsine her seferinde türlü yollar bulmakta ustalaşmaktadır. Nefsine öylesine maşuk olmuştur ki, onun kendisinden gücenmesinden aşırı derecede kaygı duymaktadır.

Nefsinin hatırına Hakkın hatırınnı kırması ise, ona suç ve ya günah olarak gözükmemekte, o nefsinin zorlamasıyla nefsine türlü yollar bulmaya ve onu aklamaya, temize çıkarmaya çalışmaktadır.Nefsinin peşinden seraplarda su arayanlar misali koşup durmakta, ama her seferinde başka bir bozgunla yüzyüze gelmekte, bunu da nefsinin zebunu oluşuna değil de, şanssızlığına, talihsizliğine yormaktadır.

İnsan, kendisinin  ademden yani yokluktan var edildiğini unutmakta, kendinde var olan meziyetleri Yaratıcıdan gelen bir lütuf olarak değil, güya kendi kesbi ve mehareti sayesinde kazandığını düşündüğünde ise, fıtratında var olan İslam mihverinden dışarı çıkmaktadır. Yani yörüngesinden ayrılan gökyüzü taşları misali hızla düşüşe geçmekte maneviyattan kopan kimliğini buhranlı ruhların  sığındığı nefsin bodrumlarında zillete düçar olmaktadır. Oysa o, iman içre yaşamakla sorumluydu. Oysa o, ezelde Rabbiyle kavilleşmişti. “Sana itaatten ayrılmyacağım!” demişti. Kalu bela! Başka ne anlama geliyordu ki? Allahım ben senin Rabbim olmanı kabul ediyorum.Sana kulluk edeceğime söz veriyorum. Sana muti bir kul olmaya söz verdim “Kalu bela!” Rast gele söylenen bir söz değil bu…Öylesine edilen bir yemin se hiç değil… Öyle bir söz ki, dağların söylemekten kaçındığı, imtina ettiği…aman Ya Rabbi bu çok ağır bir yük! Biz bunu yüklenemeyiz! Deyip tir tir titrediği bir yemin, bir kavil… Amma senin muvaffak kıldığın , Hakkı tavsiye ve sabrı tavsiye elbette başarır kulluk ödevini…Senin elinden tuttuğun, senin yollarını gösterdiğin…Senin mübarek buyruğunu kalbine rehber kıldığın…senin kalplerine imanı yazdıkların…senin nefislerinden ve zürriyetlerinden söz aldıktan sonra emrini onlara hatırlattıkların, emrini kendilerine kolaylaştırdıkların…Yolunda onlara nurlar verdiğin…Gözlerine gönüllerine basiret ve feraset nurlarını bahşettiklerin…İman, salih amel, hakkı ve sabrı tavsiye görevlerini senin rızanı kazanmak amacıyla “Kahrında hoş lütfunda hoş” diyebilme mertebesine yücelttiklerin…

“Hiç’lik makamına erişmeye gönül vermek ve bu yolda seyrini ihlas şerbetiyle kıvama getirebilmek öyle kolay iş değil elbette. İnsan-ı Kamil’in rehberliğinde yürüyen ayakların haktan sapması muhtemel değildir. O halde, Hiç’lik halini idrak eden ve ettiren öncülere tabi olmak gerek.  Hasan el-Basri Hz.leri bu konuda şöyle buyururlar: “Yüce mertebelere ulaşan Hak dostları, ihlasla yaptıkları amelleri yanında, nefislerini de tezkiye ettikleri için yükseliyorlar.”

Yine, “Allah Teala’nın  gönlünü ilahi ışıkların aydınlığıyla arı duru hale getirdiği bu tasavvuf alimi der ki: “Nasıl ki namaz ve oruç farzdır, ifası mecburidir, aynı şekilde gönülden, kibri, hasedi ve hırsı bertaraf etmek de zaruridir.”[2]

Amelleri Hak katında parlak yıldızlar gibi değerli kılan şey, onların ihlas ile ifası, riya ve gösterişten uzak olunarak Allah’a arz olunmasıdır. Bu ince çizgiyi belirleyen ehli tasavvufun görüşlerine bakacak olursak, amellerin makbul olması için aradıkları şartın “İhlas” olduğunu görürüz. Belirgin kanaate göre ihlas, bir duygu disiplinidir. Kalpte neşet eden niyeti doğrulayan bir vesikadır. Kalbi Allah’tan ve O’nun mübarek hoşnutluğundan ayıran ve ayıracak olan bütün meyillerden ve heveslerden büsbütün arındırılması ve safileştirilmesidir. Allah’a ram olmuş, O’na tahsis edilmiş, O’na adanmış, O’na içten bir yönelişle arz edilmiş bir mekan… Ki, Resulümüz (S.A.V) ‘in buyruğuna göre;  eğer o insanın vücudunda selamette ise, diğer azaları da selamette olacaktır.”

Aşkın ihlas kadehiyle sunulması, aşkın renginin saf ve parlak bir tonda ışıldayan nur-u ilahi ile Rabbe ulaşması sufi için erişilebilecek en ala makamdır. O halde gün imanı irfanla nakışlama günüdür. Gün, insanı insan makamında şefkate ve merhamete gark eden hissiyatları  alnını koyduğu secde makamında hasıl etme ve kaderin çözümsüz dekorları içinde kulluk rolünü samimi ve sadık bir kalple yerine getirme günüdür. Cennet gibi tebessümlerin gönül menzillerine resmedildiği ahdine vefalı, hiçliğinin farkında ve şefkatli ellerin ellerinden tuttuğu, basiretli gözlerin gönüllerine  dokunduğu  sufilerden olmak dileğiyle…

Ayşe Ciplioğlu Kaş

 

[1] Eş-Şems,9-10

[2] M. Sami Ramazanoğlu, Muhasebe c. VI, sf. 43-44..


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


NAMAZ VAKİTLERİ
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

yukarı çık