Din'den, Diyanet'ten, Dünya'dan Dini haberler


  • 03 Temmuz 2017, Pazartesi 12:20
İsmail Erdoğan

İsmail Erdoğan

Turizm Kıskacında Kültürel Dünyamız

Bu mesele üzerine daha sonra yazmayı planlarken, İsmail Kılıçarslan’ın bir yazısı, planlarımda değişikliğe neden oldu ve demirden kelimeler, çekiçle örs arasında kıvamını bulmak için revan oldular kalemime.

Mezkur yazı, Salı günü Yeni Şafak’ta çıkan “ Kültür Bakanlığı” başlıklı yazı. İsmail Kılıçarslan, yazısında dertli dertli söylüyor ve Kültür Bakanlığı’nın neler yapması gerektiğine dair dostane tavsiyelerde bulunuyor. 13 yıllık iktidarda bakanlığın kültür yerine turizme hizmet ettiğinden dem vuruyor ve bu eşiğin aşılması için büyük hamlelerin yapılmasını salık veriyor. Yeni Kültür Bakanı’yla bir şeylerin değişeceğine dair de ümit dolu sinyaller vererek yazısını bitiriyor.

Malumunuz üzere yeni Kültür Bakanımız Mahir Ünal. Kendisini şahsen tanımıyorum ama vakur duruşu bana da ümit veriyor. Kabine açıklandığında merakla adını aradığım ilk kişi o olmuştu listede. Şahsen tanıyan birkaç kişiye sorduğumda aldığım cevaplar da olumluydu. Biraz bundan kuvvet alarak, biraz da yazılmalıdır yazılması gereken diyerek, bir açık mektup yazmıştım kendisine, “Sultanahmet’de bir Akademi Hayali” diyerek. Mesajın yerine ulaştığından eminim ama ne kadar dikkate alındığına dair malumatım yok. Zira bununla ilgili derdim de yok. Neticede biz seferle mükellefiz, zaferle değil.

Yıllar yılı, Bakanlığın turizmden kültüre bir türlü terfi edemediğinden yakınır dururum. Çünkü turizm handiyse ekonomik bir meseleyken, kültür milli bir meseledir. Hatta milliyeti aşan ve çok uluslu bir yapıya bürünen bir hadisedir. İktidarın da bu konuda zayıf kaldığı aşikârdır. Bazıları bunu, ‘çözülmesi gereken ekonomik sorunlar ortada ve halkın refah seviyesi yerlerdeyken, kültür gibi tali bir meseleye önem verilmemesi gayet doğal’ gibi, meselenin künhüne vakıf olmaktan vareste açıklamalarla izah ediyorsa da, ziyadesiyle hamakat kokan bir izahtır bu. Maalesef hakim olan kabul de budur.

Bu durum bana Marksizmi hatırlatıyor nedense.

Birileri diyecek ne alaka?

Buyrun efendim çok alaka!

Bildiğim kadarıyla Marksist ideoloji, kültürel değerleri ekonomik istihsale göre şekillendirir. Yani temelde, dolayısıyla da merkezde kapital vardır. Öncelik paradadır. Kültürün/değerlerin belirleyici motoru da paradır. Değerlerin insanların hayatlarında belirleyici rolü yoktur. Çünkü onlar belirleyen değil belirlenendir. Marksizm ve türevlerinin uygulandığı ülkelere baktığımızda bunu net olarak görebiliriz. Mesela Rusya! Bugün okuduğumuz, hatta gıpta ederek önünde eğildiğimiz, Tolstoy ve Dostoyevski başta olmak üzere bir çok Rus yazar, Sovyet rejimi Öncesine aittir. Tarkovsky gibi Sovyet Rusya zamanında çıkan isimler de, Bolşevik rejimiyle problemlidir hatta yasaklanmış ya da sürgüne gönderilmişlerdir. Bir çok kafa adamının ortak tesbiti, Bolşevik rejiminin büyük Rus ruhunu öldürdüğü yönündedir.

Neden öldürmesin ki? Değerin paraya göre biçimlendiği bir sistemden değerli olan ne çıkar Allahaşkına!

Rusya’nın yaşadığı kültürel çözülme gün gibi ortada. Bunun sebepleri de. Hal böyleyken, ekonomik meseleleri kültürel meselelerden öne almamız ne kadar makuldür? Hadi aldık, bu yanlış daha ne kadar devam ettirilecek? Bu soruma bir cevap lütfen.

Gelelim Kılıçarslan’ın söylediklerine. Hazretin kültür/sanat konusunda söyledikleri ve yaptıkları ortada. Dahası yapmaya çalıştıkları. Şu ara müthiş bir proje üzerinde çalıştığından da haberim var. Ama(şu amalar olmasa), yazısında büyük bir eksiklik var. Sunduğu bütün tekliflerin(Uluslararası sergiler, buluşmalar vesaire) altına imzamı atarım. Fakat, yapılmasını öngördüğü şeyleri kimler yapacak çok merak ediyorum. Çünkü Türkiye’de sanatın durumu ortada. Sanatla ilgili anlayış ve görüş yerlerde sürünüyor. İslami kesim hâlâ meselenin yanından bile geçmiyor. Sol desen, Narkisos’a vücut kazandırmakla meşgul. Bu durumda, sonsuz ve ruhsuz tekrarlarla kendine gömülen gelenekçilerle mi yapılacak bu işler, yoksa, sol denilen ama ne sanattan ne de ruhtan nasibini almamış müstemleke mantığıyla sergiler düzenleyip kokteyllerde alkolün dibini bulanlarla mı?

Tekrar soruyorum, Türkiye’deki akademik eğitim ortadayken bu işleri kimler yapacak?

Bu ülkede akademiler(Güzel sanatlar fakülteleri), Batı paradigmasından devşirdiklerini öğrencilere dayatmaktan öteye gitmiyorlar. Dahası bunu inanarak yapıyorlar. Yani diz çökmüş ve itaat etmişler Batı’nın hezeyanlarına. Sanat hakkında ne diyorsa Batı’lı efendiler kabul edip yayıyorlar bir misyoner gibi. O kadar ki konuştuğunda bir Fransız konuşuyor sanıyorsunuz. Bir İtalyan var sanki karşınızda. Hatta bir Amerikalı. Böylesi hocaların ve onlara uygun müfredatın tornasından geçmiş öğrenciler ise sanat hakkında uyutulmuş ve melekeleri de uyuşturulmuş gibi oluyor. Eserlerinde ne kendimizi buluyoruz, ne de bizi daha yükseğe taşıyacak yeni düşlerde kayboluyoruz. Sanat insanı daha aşağıya çekiyor. İhtirasların dışavurumundan ve çelişkiler yumağı ruhların pazarlamasından öteye gidemiyor sanat. Öyle ki, özgün ve kendinize dair bir esere imza atmak istiyorsanız öğrendiklerinizi unutmak zorunda kalıyorsunuz. Aldığınız eğitimi çöpe atmak ve her şeye yeni baştan, hatta ta Adem’e(a.s.) giderek başlamak zorunda kalıyorsunuz. Yani on yılda öğrendiklerinizi yirmi yılda unutmaya çalışıyorsunuz İlhami Atalay gibi.

Peki gerçek sanat nerede? Nerede yere düşürülmüş medeniyeti ayağa kaldırıp göklere taşıyacak sanatçılar?

Kusura bakmayın ama Türkiye’de öyle bir güruh yok. Çünkü sanat ve kültürle ilgili köklü ve derinlikli hamleler yok. Gerçek sanatçıları yetiştirecek ve Batı’nın paradigmal hegemonyası altında ezilmemiş kurumlarımız yok. Hiçbir komplekse(Kendisiyle ilgili olanlar dahil) kapılmadan sanat ve kültür meselesini masaya yatırıp tartışacak ve oradan yüzde yüz yerli, bu yüzden de yüzde yüz insani kültür/sanat işleri(akım, eser, sergi, bienal …) çıkartacak kurumlarımız yok. Kültür/Sanat üzerine “kafa kemikleri eriyinceye kadar düşünen” adamlarımız yok. Açın ve bakın gazetelere. Hangi ideolojiden olduğu fark etmez, gerçekten sanat üzerine nitelikli yazılar yazmaya çalışan kaç kişi var? Kültürel derinliğimize ve bütün dünyaya emsal teşkil edebileceğimize dair ufuk bahşeden yazılar yazan kaç kişi var? Çamura bulanmış eteklerimizi temizleyecek ve bizi Firdevs-i Alâ’ya çıkartacak yazılar yazan kaç kişi var? Bir elin parmakları yeter mi saymaya? Ya da fazla mı gelir yoksa(?)

Bil vesile, Kültür Bakanı’na yazdığım mektupta ifade ettiğim üzere, merdiven altı sanat atölyeleriyle bunu kotarmaya imkan yok. Restore edilerek vakıflara/cemiyetlere bahşedilmiş sanat merkezlerinde, meselenin derinine inmeyen, dahası inmek gibi derdi olmayan adamların verdikleri kurslarla da kotarmak mümkün değil. Bunun için, fikri ve zikriyle merkez olacak ve emsal teşkil edip dalga dalga yayılacak bir akademiye ihtiyaç var. Hem de tam merkezde, yani Sultanahmet’de. Fransızların “ecole des beaux arts’ı” gibi ya da İngilizlerin “Royal Academy of Arts’ı” gibi bir prestij akademisi olacak bu. Görenlerin gıpta edeceği, duyanların da görmek ya da eğitim almak için birbiriyle yarışacağı bir akademi. (Adı Mimar Sinan olup da, ruhuna rahmet okutulacağı bir yerden bahsetmiyorum)

Bana hayal kuruyorsun diyenler varsa, onlara dair:

Milletimizde ve coğrafyamızda bu birikim var.( Tek başına Divriği ulu Cami’nin taç kapısı, sanatsal açıdan bütün yeryüzünü silkeler.) Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” derken kastettiği derinlik, sanatta da kültürde de var bu topraklarda. Sadece fitili ateşlemek lazım. Doğru hamlelerle ve ‘niyet hayır akıbet hayır’ diyerek harekete geçmek lazım. Bunu yapacak olan da devlettir. Ve top, Hasbahçe’yi kuracak Kültür Bakanlığı’ndadır.

Baki selamlar! 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


NAMAZ VAKİTLERİ
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

yukarı çık