ayyıldız vekaletle kurban kampanyası
ayyıldız bir hafızın oldun

Din'den, Diyanet'ten, Dünya'dan Dini haberler


  • 03 Temmuz 2017, Pazartesi 12:20
Mikail Miral

Mikail Miral

YENİDEN HİCRETİ ANLAMAK

Hicret, dini yaşama gerekçesiyle gerçekleştirilen zorunlu göçtür. Tanımı biraz tahlil edersek; temelinde dini emirlerin yaşanıp, tebliğ edilmesinde yaşanılan güçlük sebebiyle bu vazifelerin daha rahat yapılması düşünülen başka bir mekana yapılan göç olduğu ve burada bir dayanılmayacak bir zorbalıkla karşılaşıldığı görülmektedir. Terim anlamı her ne kadar böyle olsa da Müslüman zihninde Hz. Peygamber (sav)'in Mekke'den Medine'ye gerçekleştirdiği kutsal yolculuk akla gelmektedir. Biz de esasen bu yolculuktan yola çıkarak, hicreti anlamaya ve hicret üzerinden imanın hayat üzerinde olması gerektiğini düşündüğümüz etkisini ortaya koymaya çalışacağız. 

Hz. Peygamber (sav) Mekke'de dini yaymaya başlaması, ilk başlarda dikkat çekmemişti fakat Müslümanların sayısının kısa sürede çığ gibi büyümesi Mekke ahalisini endişelendirmişti. İman edenlerin çoğunluğunun köle ve fakir kimseler olması onları savunmasız bir konumda bulunmalarına sebepti. Mekkeliler ilk önce önemsemedikleri bu iş, kendi çocukları, akrabaları ve köleleri de Müslüman olmaya başlayınca yeni dinle ve onun tebliğcisi Hz. Muhammed (sav) ile ilgilenmeye başladılar. Önceleri tepkileri sözsel olsa da tepkiler şiddete hatta öldürmeye kadar ulaşmıştı. Bir yandan olayı anlamak için direk Hz. Peygamber (sav) ile irtibata geçip, bu işin gayesini sosyal bir konum elde etmek veya zengin olma vasıtası olarak görme veya güzel kadınlara sahip olma aracı olarak anlamak en son olarak da bir ruhi hastalık ya da cinlenme olarak telakki ettiler. Bunu düzeltmek için güzel sayılabilecek tekliflerde de bulundular. Fakat Hz. Muhammed (sav), meselenin bunlar olmadığını meselenin din meselesi olduğunu ifade ederek sağ eline güneş, sol eline ayı da verseler bu din işinden vazgeçmeyeceğini kesin bir dille kendilerine ifade etti. Bu kararlılık onların şiddetini ve nefretini artırdı, öyle ki işi toplumsal tecride yani boykota ulaştırdılar. Artık Müslümanların dayanacak gücü de kalmamış, tebliğ imkanı da neredeyse bitmişti.

Hz. Peygamber (sav) yeni bir tebliğ mekanı ve müntesiplerin rahat edeceği bir yer aramaktaydı. Daha evvel Habeşistan tercih edilmiş fakat hem uzak olması hem de ikliminin uygun olmaması sebebiyle, bir de Hz. Peygamber özellikle Hz. İbrahim (as)'ın hatırasından ayrılmak uzak düşmek istemiyordu. Şahsen bu ikincisi daha doğruymuş gibi geliyor tabi ki en doğrusunu Allah (cc) bilir. İlk önce Taif hicret yurdu olarak düşünülse de Müşriklerin istihbari bilgiyle önce davranıp Hz. Peygamber (sav)'i Taif'e sokturmaması bu düşüncenin gerçekleşmesini engellemişti. Nihayetinde takibata uğradığından geceleyin Mekkeyi ziyarete gelen Yesribden küçük bir topluluğun bulunduğu çadıra yöneldi ve onlara İslam'ı tebliğ etti onların kabul etmesi ve bir sene gibi kısa sürede 72 kişi olup Hz. Peygamber (sav)i kendi yurtlarına davet etmeleri neticesinde Hicret yurdu olarak buranın benimsenmesine vesile oldu. Kısa sürede Müslümanlar Yesribe geldiler burada Kardeşlik ilanıyla sosyal kaynaşma ve dayanışmanın sağlanmasıyla kısa sürede bir ümmet profili oluştu. Mekkedeki ferdiyetçilikten artık sosyal bir birlikteliği ifade eden ümmetçiliğe geçiş yapılmıştı. Burada Medinelilerin gönülden tavrı etkili olmuş Efendimiz (sav) de her fırsatta bu tavrı övmüştür. Müslümanlar artık bir topluluğun yani ümmetin bir ferdi olarak yaşıyor ve buna göre davranış geliştimeye başlamışlardı.

İşte Hicretten anlamamız gereken birinci olay, imanın bizden bir fedakarlık bir adanmışlık beklemesidir. İman insandan adanmışlık bekler, o sadece sözsel bir eylem olmayıp kalbin de içinde bulunduğu adanmışlık boyutunun görünmesini ve böyle kabullenmeyi ister. Yoksa iş sözsel bir eylem olsaydı, en büyük Müslümanlar Hz. Peygamberin dünürü olan Ebu Cehil ve amcası olan Ebu Leheb olurdu. Halbuki bunlar en büyük düşmanlardır.

İkinci olarak Hicret bize Medineyi kısa sürede Hicret yurdu olarak hazırlayan ve Ensar ruhunun mimarı büyük öğretmen Mus'ab b. Umeyr (r.a)'ı hatırlatır. Davası için gece gündüz çalışan ve nihayetinde hiç bir maddi karşılığı olmayan bu insan şehit edildiğinde üzerinde kefen olabilecek bir elbise dahi yoktur. Üzerindeki elbise kefen olmaya yetmemiş ve öylece Hz. peygamber (sav)'in gözyaşlarıyla defnedilmiştir.

Üçüncü olarak Muhacir olmayı öğretir bize Hicret. Yani iman için sadece bedenlerini getirebilen fedakar insanları. Hayatlarından başka her şeyden geçen bu yüce insanları. İman fedakarlık ister çünkü.

Dördüncü olarak Ensar olmayı öğretir bize Hicret. Elindeki bütün varlığı iman için feda etmek, paylaşmaktır Ensar olmak, been olmaktan çıkıp biz olmaya yürümenin adıdır Ensar olmak.

Beşinci olarak Mekke fethedildiğinde Mekkede kalmayarak Ensarla beraber geri dönen Hz. Peygamber bize vafakar olmayı öğretir. Amaç Mekkeye dönmek değildir amaç imani bir harekettir öyleyse mekanın, statünün bir önemi yoktur. Her şey iman davası için bir değer taşır.

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


NAMAZ VAKİTLERİ
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

yukarı çık