Dini Haberler Mobil

Din'den, Diyanet'ten, Dünya'dan Dini haberler


  • 03 Temmuz 2017, Pazartesi 12:20
Muhammedül Emin

Muhammedül Emin

Kur’an-ı Kerim Tefsirinde İhtilâf Sebepleri

Kur’an-ı Kerim tefsirinde, sahabe ve tabiilerden itibaren bir çok ihtilaflar olduğu sabittir. “Sana da zikri indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye.” (Nahl: 16/44) Rasulullah’ın ashabına Kur’an lafızlarını beyan ettiği gibi, manalarını da açıkladığını bilmek vacip olur. Bu bakımdan sahabe, Rasulullah’dan on ayeti ilim ve amel bakımından öğrenmedikçe diğerlerine geçmezlerdi.

İbn Teymiyye diyor ki Selef arasında tefsirde ihtilaf gayet azdı. Onlar arasındaki ihtilaf tefsirden ziyade hükümlerde idi. Mevcud olan bu ihtilaf da bir zıtlık (tezat) ihtilafından ziyade bir nevi ihtilafı idi. Bu da iki kısımda mütalaa edilebilir: 1) Bir müsemmanın başka başka isimlerle çağrılmasından doğan ihtilaflar. Mesela kılıç için bir müsemma olduğu halde buna “Sarim, seyf ve mühenned” diye üç isim verilmesi gibi. Keza Kur’an-ı Kerim’de de Allah’ın esma-i hüsnası ve Rasulullah’ın çeşitli isimleri olması gibi. Yine bu hususa örnek olarak Sırat-ı Mustakim’i verebiliriz. Bundan maksat, Kur’an’a ittiba etmektir, diyenler olduğu gibi, onun İslam olduğunu söyleyenler de vardır. Buradaki iki tefsir tarzı zahiren ayrı görülmekte ise de, bu iki sözün maksadı ayrı ve zıd değil, bilakis aynıdır. Ayrı gibi görülen ifade ediliş tarzıdır. Zira İslam demek Kur’an’a ittiba demektir. Bununla beraber, bu şekildeki nevi ihtilafları sebebiyle, elde edilen izah tarzları, diğerinde bulunmayan bir vasfı ortaya koyar. 2) Tefsiri yapılması istenen bir şeyin, tamamı değil de temsil veya tembih tarikiyle o şeyin bazı nevilerini zikretmektir. Yani ihata ve hasır için muhataba temsil tarikiyle ismin bazı envaı zikredilir. Mesela, yabancı biri ekmek sorsa da, ona bir ekmek dilimi gösterilse ve ona istediğin şu mu? denilse... işte bu işaret ekmeğin nevine işarettir, yoksa bir ekmek dilimine işaret değildir. Mesela buna ait bir misal Kur’an’dan verelim:

“Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir yoldadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda yarışır, öne geçer. İşte bu, büyük fazlın kendisidir.” (Fatır: 35/32)

Malumdur ki bu ayette nefsine zulmedenler, vacip olanları terkedip haramları helal gibi işleyenlerdir. Muktesid ise orta yolda olanlardır ki, vacipleri işleyip, haramları terkedenlerdir. Es-Sabık ise; vaciplerle birlikte, hayırlarda da ileri gidenlerdir. Veyahut şunlardan her biri taat nevilerinden biri olarak zikredilir. Vaktin evvelinde namaz kılana sabık, zamanında kılana muktesid, namazın vaktini geçirenlere (bilhassa ikindi namazını akşama doğru geç bırakana) zalim denilir. Keza Bakara suresinin sonlarında, sadaka verenlere muhsin, riba yiyenlere zalim denilir. Malı kullanma bakımından insanlar ya muhsin, ya adil, yahut ta zalim olurlar. O halde muhsin olan sabık vaciplerle beraber müstehapları da eda edendir. Zalim riba yiyen ve zekata mani olandır. Muktesid ise, farz olan zekatı eda eden ve riba yemeyendir.

Tefsirdeki ihtilaf iki nevidir. Birinin dayanağı sadece nakildir, diğeri ise naklin gayrı ile bilinir. İlim ise ya muraddaki bir nakildir veya tahkik edilmiş bir istidlaldir. Nakil ise ya masum bir zattan gelir veya masum olmayandan. Birinci nevide sahih ve zayıfı bilmek mümkün olur, bu taktirde yapılacak bir şey yoktur. Yahutta sahih veya zayıfı bilmek mümkün olmaz. O taktirde bunları tasdik etmek mümkün olmaz. Onun üzerinde araştırma yapmanın faydası yoktur. Mesela Ehli Kehf’in ahvali gibi, bu hususta Rasulullah’dan sahih bir haber varsa makbuldür. Yoksa merduddur. Rasulullah’dan tefsir, hadis, ahkam ve megazi hususunda nakledilmiş sahih haberler boldur. Burada bir ihtilaf bahis konusu değildir. Asıl ihtilaf, istidlal yoluyla gelen haberlerin bilinmemesindendir. Hataların ekserisi burada görülür. Daha sonra gelen müfessirlerden bir kısmı, evvela manalara inandılar sonra onun üzerine Kur’an’ın lafızlarını hamlettiler. Diğer bir kısmı ise ne konuşanın, ne inmiş olanın ve ne de onun muhatabını nazarı dikkate almaksızın, mücerret Kur’an’ı kendi konuştukları arapçaya ve tabirlere, murat ettikleri şeyleri sevkederek tefsir ettiler. Birinciler delalet ve beyan bakımından Kur’an lafızlarının mustahak olup olmadıklarına bakmaksızın, sadece manayı sevkettiler. Diğerleri ise, kelamın siyakına ve mütekellimin muradına bakmaksızın, arabın indinde caiz görülen şeyi, caiz görüb mücerred lafza tabi oldular. Evvelkiler Kur’an’ı tefsir ederken manalarda hata yaptıkları gibi, bunlar da birçok lafızlarda galat yaptılar. Birincilerde mana, ikincilerde lafız ön plandadır. Birinciler iki sınıftır. Onlar bazen bir şeye delalet eden Kur’an lafzını selbederler, bazen de ona delalet etmiyen veya murat edilmeyen şey üzerine hamlederler. Bu iki halde de mana batıl olmuş olur. Onlar delil ve medlulde hata etmişlerdir. Bid’at, heva ve heveslerine kapılmış taifeler gibi ki, onlar dalalet üzere ittifak etmiyenmutedil bir ümmete muhalif bir mezhep oldular. İşte bunlar, Kur’an’ı kendi görüşlerine göre te’vil etmeye kalkıştılar. Onlar bazen, ayetlerle mezheplerine delil getiriyorlar. Halbuki ayetlerin delaletle bir alakası yoktur. Bazen de mezheplerine muhalif olanları te’vil ediyorlar ve kelimelerin yerlerini oynatıyorlar. Tefsirlerindeki butlan açık bir şekilde bir çok yönlerde kendini gösterir.

Bazıları da medlulde değil de delilde hata ederler. Bunun misali de bazı sofilerde ve fakihlerde görülür. Kur(an’ı sahih bir mana ile tefsir ederler, fakat Kur’an vermek istedikleri bu manaya delalet etmez. Şu zikredilen umumi ihtilaflardan sonra müfessirler arasında mevcut ihtilafın sebeplerini şöylece sıralayabiliriz:

1) Kıraat ihtilafları: Bir ayet hakkında sahabeden muhtelif iki tefsir gelir ki, bu da ihtilaf gibi addolunursa da hakikatte bir ihtilaf yoktur.

Mesela: “اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ : Yahut kadınlara dokunursanız...” (Nisa: 4/43) ayetindeki okunuşa, cima veya dokunma manaları verilmesi gibi.

2) İ’rab yönlerindeki ihtilaf:

Mesela: “فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّه۪ كَلِمَاتٍ: Adem Rabbinden kelimeler belleyip aldı.” (Bakara: 2/37)

Bu ayette Adem merfu, kelimat ise nasb okunduğu gibi, aksi de mümkündür. Bu taktirde failler değiştiği için , manalarda da değişiklik olacaktır.

3) Kelimenin manasında dilcilerin ihtilafı:

Mesela: “يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۙ: Ebediliğe mazher edilmiş evlatlar etraflarında dolanırlar.” (Vakıa: 56/17) “Muhalledun” kelimesinin manası ebedi olarak onlar ihtiyarlamayacaklar, olabileceği gibi, onlar aynı yaşta oldukları ve yaşları değişmeyeceği gibi bir mana da verilebilir.

4) Lafzın iki veya daha fazla manada iştiraki:

Mesela: “فَاَصْبَحَتْ كَالصَّر۪يمِ: Bahçe simsiyah kesiliverdi.” (Kalem: 68/20)

“Es-sarim” kelimesi hakkında dört görüş vardır:

a) Gece gibi oldu, zira es-sarim lügatte gece manasına gelir.

b) Gündüz gibi oldu, es-sarim kelimesi hem gece hem de gündüz manasına gelir.

c) Bazı arap lehçelerinde, yangından arta kalan siyahlıklar manasına gelir.

d) Kesilmiş ziraat gibi bir manaya da gelir.

5) Itlak ve takyit ihtimali:

Mesela: “فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍۜ: Bulaman kimse için üç gün oruç vardır.” (Maide: 5/89)

Ebu Hanife, Sevri ve onlara tabi olanlar takyidle hareket etmişler ve Ubeyy b. Ka’b ile İbn Mes’ud bu ayeti “Fesiyamu selaseti eyyamin mutetabiatin: Üç gün peşpeşe oruç tutar.” şeklinde okuduğu için, bu iki imam da bu üç günlük orucun arka arkaya olacağını ileri sürmüşlerdir. İmam eş-Şafii ise, bu görüşten ayrılarak, yukarıdaki şazz olan kıraatin hüccet olamıyacağını ileri sürerek, ayeti ıtlaka hamleder.

6) Umum ve husus ihtilafı:

Mesela: “اَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلٰى مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ فَقَدْ: Yoksa onlar, Allah’ın kendi fazlındaninsanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar.” (Nisa: 4/54)

Denildi ki, ayetteki en-nas’dan murad, Rasulullah’dır. Çünkü Allah ona nübüvvet verdi, onlardan ona haset ettiler. Yine denildi ki, en-nas’dan murad, Rasulullah’ın âli ve ashabıdır. Birinci mana hâs, ikincisi ise âm’dır.

7) Hakikat ve mecaz ihtimali:

Mesela: “وَاَنَّهُ هُوَ اَضْحَكَ وَاَبْكٰىۙ: Şüphesiz ağlatan ve güldüren O’dur, O!” (Necm: 53/43)

Allah, insan oğlunu maruf olan gülüş ve ağlayışı ile yaratmıştır. Bu hakikattır. Veya arz, nebatı vermekle güler, sema da yağmurla ağlar, bu mana ise mecaz yönüdür. Sahih olan ferah ve hüzünden ibarettir. Zira gülme, sürur ve feraha, ağlama ise hüzne delalet eder.

8) Kelimenin ziyadeliği ihtimali: 

Mesela: “لَٓا اُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيٰمَةِۙ. : Yoo, Kıyamet gününe yemin ederim.” (Kıyame: 75/1) Bazı alimlere göre bu ayetteki “La” fazladandır, kelamı takviye eder.Bazı alimlere göre ise aslidir ve nefiydir. Zira kıyamet bizatihi o kadar muazzamdır ki, onu izah etmek için yemine ihtiyaç yoktur.

9) Hükmün mensuh veya muhkem olma ihtimali:

Mesela: “يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه۪: Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak lazımsa öyle korkun.” (Al-i imran: 3/102)

Bu ayet hakkında bazıları mensuhdur derken, bazıları da muhkem olduğunu söylemeleri gibi.

10) Rasulullah ve seleften gelen tefsir rivayetlerinin ihtilafı:

Mesela: “هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ: İşte bunlar çekişen iki gruptur, Rableri konusunda çekiştiler.” (Hacc: 22/19)

Bazı alimler şu iki fırkadan birine ehli iman diğerine de ehli kitap demişlerdir. Diğer bir kısmı da, o iki fırkadan biri mü’minler, diğerleri ise, hangi milletten olursa olsun kafir olanlardır, demişlerdir. Keza “وَأَذِّن فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ: İnsanları hacca çağır” ayetinde de olduğu gibi, buradaki hitabın İbrahim’e ait olduğunu söyleyenler olduğu gibi, Muhammed’e ait olduğunu zikredenler de vardır. (alıntı)


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


NAMAZ VAKİTLERİ
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

yukarı çık