Dini Haberler Mobil

Din'den, Diyanet'ten, Dünya'dan Dini haberler


  • 03 Temmuz 2017, Pazartesi 12:20
Şerafettin Özdemir

Şerafettin Özdemir

Görev ve Sorumluluğunu Allah'a Havale Etmek
TEVEKKÜL; KİŞİNİN GÖREV VE SORUMLULUĞUNU ALLAH'A FATURA EDEREK TEMBELLİK VE MİSKİNLİK YAPMASI DEĞİLDİR!.. 
 
 
    '' Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah'a güvenip dayanmalıdırlar." ( Âl-i İmrân sûresi, âyet 160)
    Yanlış tevekkül algısı, maalesef, alemi İslam'ın boynunu bükmüş, belini kırarak omurgasız duruma düşürmüş, bu sebeple de, her türlü pisliğin, kirliliğin, miskinliğin, aklı çalıştırmamanın içerisinde boca olmaktadır!..
    Çünkü, " yanlış kader" " yanlış tevekkül" düşüncesi, sanırım, bizlere gelmiş olduğumuz noktayı, yaşadığımız hali açık açık göstermektedir. Her taraf, tembelliğin, miskinliğin, fakir-fukaralığın içerisinde kıvranırken, bu gidişattan kurtulmak için, yol ve yöntem gösterecek, gidilen yolun yanlış olduğunu açıklayacak, yepyeni bir metod sunacak, fikir verecek bir yiğit, bir Kur'an eri bulunmamaktadır!..
    Bir kere, şunu ifade etmeden geçemiyeceğim!.. Alemi İslam'ın bulunduğu alanlar, dünyanın en zengin, en verimli, münbit sahalarıdır!.. Gerek yer üstü, gerekse yer altı nimetleri ile, dünya milletlerinin gözlerini kamaştırmakta, iştihalarını kabartmakta, ağızlarının salyasını saçtırmaktadır!..
    Dünkü, Ömerler'in yaşamış olduğu topraklarda bu gün yirmi hatunlu krallar keyif sürmekte, o kadar zenginliğin içerisinde bir toplu iğne bile üretemeyecek kadar rezilliğin, alçaklığın içerisinde, gözlerini batı alemine dikmişler, ABD'ye çevirmişler, öylece yaşayıp gitmektedirler!..Şimdi, şu alıntım sözlerimde ne kadar haklı olduğumu sanırım göstermiş olacaktır!..
    " Abdullah b. Abbas'ın rivayetine göre bir gün Ömer Şam halkının durumlarını ve ihtiyaçlarını yerinde görmek amacıyla beraberinde Ensar ve Muhacirlerin ileri gelenleri ve Kureyş kabilesinin tecrübeli simalarından oluşan büyük bir heyetle Şam'a doğru yola çıktı.
    Tebuk vadisi yakınlarındaki Serğ köyüne ulaştığında başta Ebu Ubeyde b. Cerrah olmak üzere ordu komutanları onu karşıladılar.  Bunlar Hz. Ömer'e Şam bölgesinde bulaşıcı tâ'ûn ( vebâ) hastalığının çıktığını haber verdiler. Muhtemelen kendileri de bu hastalığın bulaşıcı olduğunu bildikleri için Halife Ömer'i Şam bölesine girmeden uyarmak istemişlerdi.
    Bunun üzerine Hz. Ömer meselenin ciddiyetini kavrayıp bu konuda nasıl bir tavır takınılması gerektiği konusunda istişareler yapmaya karar verdi. Öncelikle Muhacirlerin önde gelenlerini çağırdı ve bulaşıcı hastalığın kol gezdiği Şam bölgesine girip girmeme konusunda istişare etti.
    Onlar bu konuda iki farklı görüş sergilediler. Bir kısmı Ömer'e " Sen insanların problemlerini ve sıkıntılarını yerinde görmek ve incelemek amacıyla yola çıktın. Dolayısıyla geri dönmeni uygun bulmuyoruz. Allah'ın yazdığı dışında bize herhangi bir şey isabet etmez." dediler.  Zira onlar kaderi ve tevekkülü bu şekilde algılıyorlardı.
    Diğer muhacir grubu ise bu görüşe karşı çıkarak Hz. Ömer'e " Seninle beraber insanların en faziletlisi olan Rasulullah'ın ashabı vardır. Bulaşıcı hastalığın bulunduğu bu bölgeye bu insanların sokulmasını doğru bulmuyoruz" dediler.
    Onlar, insanların canlarını tehlikeye atılmamasına ve veba hatalığının onlara bulaşma tehlikesine işaret etmektedirler. Hz. Ömer daha sonra Ensar'ı çağırdı ve onların bu konudaki görüşlerini sordu. Onlarda muhacirler gibi farklı görüşlere yer verdiler.
    Hz. Ömer son olarak Kureyş'in yaşlı tecrübeli simalarını çağırdı ve konuyu onlarla istişare etti. Onlar hep bir ağızdan insanların taun hastalığının bulunduğu Şam bölgesine sokulmaması görüşünü belirttiler.  Hz. Ömer'de bu görüşün isabetli olduğuna kanaat getirdi ve bu kararı uygulamaya soktu.
    Tam bu sırada orada bulunan ordu komutanı Ebu Ubeyde ileri atıldı ve Hz. Ömer'in hastalığın bulunduğu bölgeden ayrılmasını hoş görmeyerek " Ey Mü'minlerin Emiri! Allah'ın kaderinden mi kaçıyoruz?" dedi. Aslında o da kaderci bir anlayışla Allah'ın isabet etmesini takdir ettiğinin dışında bir şeyin isabet etmeyeceğini düşünüyordu.
    Fakat Hz. Ömer Ebu Ubeyde'nin bu farklı çıkışına hayret etmiş olacak ki " Keşke bu soruyu sen değil de başkası sormuş olsaydı Ey Ebu Ubeyde!" dedi ve sözüne şöyle devam etti:
   " Evet Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz! Senin biri yemyeşil ve bereketli, diğeri kurak ve bereketsiz iki arazin olsaydı, yemyeşil ve bolluk içinde olanı muhafaza etmez miydin? İşte onu Allah'ın takdiri ile koruyup kollardın." ( Malik b. Enes, el- Muvatta, V, 365)
    Bu konuşmalar esnasında oraya gelen sahabî Abdurrahman b. Avf, bu konuda Hz. Peygamber'den işittiği bir bilgi olduğunu ifade ederk şu hadisi nakletti:
    " Bir yerde bulaşıcı bir hastalık olduğunu işittiğiniz zaman oraya girmeyin. Sizin bulunduğunuz bir yerde aynı hastalık olduğunda ise oradan çıkmayın." Bu bilgi üzerine Hz. Ömer doğru bir karar verdiği için Allah'a hamdetti." ( İbn Hacer, Fethu'l-bârî, XVI, 251) ( musabagci.tr.)
    Ne yazık ki, Hz. Ömer (ra)'ın şereflendirmiş olduğu topraklarda, şimdiler de, kral cenahları, prensleri, veya diğer adıyla despotizmi hüküm sürmektedir. İnsanlar, köleleştirilmiş, özgürlükleri ellerinden alınmış, hiç bir kimsenin söz, konuşma, fikrini ifade etme hakkı bulunmamaktadır.
    Kör bir tevekkül, yanlış bir kader anlayışı, tüm İslam alemini perişan ettiği gibi, ülkemizi kasıp kavurduğu gibi, Suudi Arabistan'ı da mahvı perişan etmektedir.
    Yıllar önce, Mina bölgesinde binlerce insanın, hacıların birbirlerini ezmesini unutmuş değiliz. Ne oldu? Prensin birinin oradan geçmesinden mütevellit, kalabalıklar durdurulmaya çalışıldı, ne olduğunu, kim tarafından bu durumun meydana getirildiğini bilemeyen milyonlarca insanlar, birbirlerini ezerek, tepeleyerek katliamda bulunmuş oldular..
    İşte, bu elim, hazin facia karşısında kral hazretlerinin (!) vermiş ve söylemiş olduğu söz tarihe, insan belleklerine, zihin dünyamıza kazınmış tarihi bir söz olmuştur:  " Ölenlerin kaderi (!) böyle imiş."
    Bakınız, aynı sözü Yezid rezili de söylemişti. Hani, Hz. Hüseyin (ra)'ın hunharca şehid edilmesi üzerine, söylemiş olduğu söz: " Hüseyin'in kaderi böyle imiş(!)" olmuştur!..
    Tüm bu anlatımlardan anlıyoruz ki, alemi İslam'ın niçin perişan olduğu, zillet içerisinde, mezellet içerisinde, fikirsiz, düşüncesiz, iradesiz bir halde yaşamış olduğu kendiliğinden cevap bulmaktadır!..
    Bendeniz, Batı ülkelerini adım adım gezen biriyim. Örneğin, Almanya, Hollanda ve Belçika!.. Söz konusu ülkelerdeki plan, proğram, gayret, iş, emek, alınların terlemesi, çevre temizliği, tabiata karşı insanların tavrı, yeşili koruma, ormana sahip çıkma sürekli benim dikkatimi celbetmektedir.
    Tabii ki, İslam ülkelerini de dolaşmaktayım!.. Türkiye, Irak, Suudi Arabistan ve Kıbrıs!.. Suriye!.. İslam ülkelerinde neyi görmekteyiz? Fakirlik, gerilik, tembellik, hile, düzen, katliam, cinayetler, sahtecilik, ırkçılık, kavimcilik, aşiretçilik, bağnazlık ve çağ dışılık!.. Niçin ve niçin ?..
    Netice olarak;
    " Hz. Ömer ve bir kısım sahabilerin bu olay karşısındaki takındıkları bu tavır gösteriyor ki Allah, bu kainat için sağlam bir nizam, genel yasalar ve Allah'ın sebepleri müsebbiplere bağladığı ( sebep-sonu ilişkisi kanunu) kanunları tesis etmiştir.
    Bu kainattaki varlıklar bu kanun, kural ve nizama göre cereyan etmektedirler. Buna göre açlık beslenme ile, susuzluk içme ile, hastalık da  tedavi olma ve şifa için ilaç kullanma ile önlenir.  Hz. Peygamber bizim için bu konuda en mükemmel ilkeler ve prensipler koymuştur.
    Kendisi uyulması gereken örnek modeldir. Zira o dünyadaki Allah'ın koyduğu sebeplere sarılmış ve bu sebeplere uygun olarak da gerekli tedbirleri elden bırakmamıştır." ( musabagci.tr.)
    Demek ki, yüce Allah, her türlü güzelliği, zenginliği, nimeti bizim topraklarımıza vermiş ama, gelin görün ki, çalışan kafa, eğitim-öğretim almış, kalifiye eleman bulmak mümkün değildir!.. Yani, İslam ülkelerini idare edecek, başına toplayacak, Ömer kafalı insanlara ne kadar hasretiz, muhtacız değil mi?
    O büyük Ömer ki, kendi döneminde kıtlık yaşıyor.. Ahali perişan, açlık, susuzluk kol gezmektedir. Hırsızlıklar olmaktadır. Kur'an'da, hırsızın cezası belli olmasına rağmen, o büyük ruh, kıtlıktan dolayı kimseyi cezalandırmıyor, hırsızlık yapanları affediyor!.. Pahillik, pintilik, nekeslik, cimrilik yapanların mallarını ellerinden zorla alanları da cezalandırmıyor!.. Çünkü, ortam, kıtlık, yokluk ortamı..
    Rabbimiz!.. Aziz milletimize huzur, mutluluk versin!.. Selam ve dua ile..
    Şerafettin Özdemir

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


NAMAZ VAKİTLERİ
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

yukarı çık