Yer yarılsa da içine girsek!
Bugün yine ters köşe olup, hayretler içinde kalacağınız bir olay seçtim.
Bir köye çok dürüst genç bir imam tayin edilmiş.
Bu imam kısa zamanda çok sevildiği ve henüz bekâr olduğu için, her akşam yemeğinde bir eve davet ediliyormuş.
Bir gün bu imamı evine davet eden adam, o gün sattığı ineğin parasını yemek masasının üzerine koyarak, karısına “bu parayı al, ben istediğim zaman bana verirsin” demiş.
Kadın da yemek ve misafir telâşıyla o parayı masanın üstünde unutmuş.
Genç hoca gelince de salon kapısından masayı göstererek, “hocam siz o masaya buyurunuz, biz yemek hazırlığını tamamlayalım” demişler.
Nihayet, güzel dînî sohbetlerle yemek yenilmiş ve hoca şükür duasını yaptıktan sonra, camiye gitmiş.
Ertesi gün adam, o inek parasını eşinden istemiş. Kadın da:
-“Ne parası? Ben para-mara görmedim ki” deyince, telâşlı bir tartışma başlamış.
-“Ben masanın üstüne bırakmıştım! Nasıl görmezsin?” ..diyerek tartışma büyümüş.
Adam şöyle yorum yapmaya başlamış:
-“Sen bilmezsin, ben bilmem! Kim bilecek peki? Hâa, dün akşam oraya genç hocayı oturtmuştuk. Para kaybolduğuna göre, mutlaka hoca almıştır. Eee gençlik hâli, nişanlanacak, çeyiz parası lâzım.” Kadın:
-“Biz de onu hocadır, haram yemez diye evimize alıyorduk. Hoca zannettik, hırsız çıktı. Vs.” diyerek, arkasından çok gıybet etmişler.
“Bundan sonra da almayalım.” Diye karar almışlar.
Bu olaydan sonra, adam da o kızgınlıkla camiye de gitmez olmuş.
Fitne çıkmasın diye, halk arasında hiç konuşmamışlar.
Aradan tam bir sene geçmiş, fakat bu aile, o genç hocaya çok kin tutmuşlar.
Nihayet hocayı yine yemeye diye davet ederek, hocayı köşeye sıkıştırmaya ve ağzının payını vermeye karar almışlar.
Hoca yemeğe geldikten sonra, üçü birden aynı masaya oturmuşlar.
Adam:
-“Hoca, ben bir seneden beri camiye gelmiyorum ve seni de davet etmiyoruz. Hiç mi dikkatini çekmedi?” diye söze başlamış.
Genç hoca:
-Evet, dikkatimi çekti. Camide soruşturduğumda, “o adam bazen seyahatlere çıkar” denilince ferahlamıştım.
Adam daha da ciddileşerek:
-Gelelim esas konumuza! Biz geçen seneki yemekten önce, sizin oturduğunuz bu masanın üstünde, o gün sattığımız ineğin parasını unutmuştuk. Bizden başka, sadece sen vardın. O parayı senden başka kimsenin alması, kesinlikle mümkün değil. Sen nasıl bir imamsın ki, bu hırsızlığa tenezzül ettin? Yazıklar olsun sana, YÛH olsun!..
İmam hem gayet şaşkın, hem de kendinden emin bir şeklide:
-Evet, o gün yemekten önce ben masanın üstünde bir tomar para gördüm. Açık camdan rüzgâr estikçe, paralar uçuşmasın diye, o paraları aldım. “Bunlar hayırsever insanlar olduğuna göre, her gün Kur’ân okuyorlardır” düşüncesiyle, şu dolaptaki Kur’an’ın kapağının içine koymuştum.
Adam telâşla kalkarak, Kur’an’ı alır ve kapağını açar. Parlar yerlere savrulur.
Eşiyle birbirilerine toplayıp saydıklarında, eksiksiz ve tam olduğunu görmüşler. Kıpkırmızı kesilerek, “Yer yarılsa da içine girsek” dercesine, yere çökmüşler…
Şimdi, olayın tam burasında biz soralım:
- Acaba “HOCA MI HIRSIZ? KUR’ÂN MI ÖKSÜZ?” Veya bu olay “Kur’ân’sızlık MUSÎBETİ DEĞİL Mİ?”
- Acaba SU-İ ZAN yapmak yerine, İslâm’ın bir hükmü olan HÜSN-Ü ZAN yapılmalı, değil miydi?
- Acaba bizler de O Yüce Kur’ânı ÖKSÜZ bırakıyor muyuz? Kur’ân bizim evde de DUVAR SÜSÜ olarak mı duruyor? Yoksa her gün okuduğumuz ve dertleştiğimiz, bir CAN DOSTUMUZ MU Kur’an?
- Acaba Kur’an’ını ÖKSÜZ bırakanların evlerine, Yüce Allah cc. hiç huzur ve bereket verir mi?(Fâsıklar, Kâfirler ve inançsızlar, konumuzun dışındadır. Çünkü onların hükümleri verilmiştir. Bakara Sûresi, 162.)
***
- ÖNEMLİ BİR ÖRNEK:
Cami şadırvanında otururlarken, bir adam geliyor. Yandaki tuvalete girip-çıktıktan sonra, abdest almadan camiye giriyor. Şadırvan kenarında dinlenen kişiler; “adama bakın, tuvaletten çıktı ve abdest almadan camiye girdi”diye gıybete başlamışlar.
İçlerinden cesur olanı, namazdan sonra o adamı çağırıp, o olayı anlatıyor ve “niçin abdestsiz namaza girdin?” ..diye sorar. Adam gayet sâkin:
-“Efendim, ben evde abdest almıştım. Mahrem bölgemdeki bir yarayı “Acaba kanamış mı?” diye tuvalette baktım. Gayet temiz olduğunu görünce, camiye girdim”. Demiş.
Şimdi biz tekrar soralım: Acaba SU-İ ZAN yapmak yerine, İslâm’ın bir hükmü olan HÜSN-Ü ZAN yapmak ÇOK MU ZOR?..Vesselâm.


































Facebook Yorum
Yorum Yazın