Emrah Topcu

Emrah Topcu

Mail: emrah.top.cu@hotmail.com

TEBLİĞDE ÜSLÛB SORUNUMUZ

"Ona (Firavuna) yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır, yahut korkar."[1]

Cenab-ı Allah; bizi de her türlü mahlukatı da yaratan Cenab-ı Allah’ımız, kendine şirk koşan Firavuna karşı Hazreti Musa ve Hazreti Harun’a yukarıda bulunan ayetle sesleniyor. Firavun’un kendini tanrı ilân ettiğine ilişkin bu ifadeler Kur’an’ın değişik yerlerinde farklı bağlamlar içinde bulunmuş olup[2] Allah, kullarından Firavun kalplilere yaklaşacak kimselere böyle bir üsul dersi veriyor. “Yahya b. Muaz rahimehullah'ın yanında adamın biri bu âyeti okuyunca Yahya b. Muaz ağlar ve der ki: ”Ey Allahım! ”Ben tanrıyım" diyene yumuşaklığın bu olduğuna göre ”Sen ilâhsın," diyene acaba nasıl tecelli eder?"[3]

Cenab-ı Allah sevgili Peygamberimize de şu uyarıyı yapıyor :

“Habîbim! İnsanları Rabb-i Teâlâ'nın yoluna hikmetle (açık delillerle ve güzel vaazlarla) dâvet et. Ve onlarla muhkem ve güzel mukaddimelerle, mülâyim ve tatlı sözlerle mücadele et (ki dâvetin hüsn-i tesir hâsıl etsin)."[4]

Hak davamızı anlatırken bilmemiz gereken en önemli hakikat “Allah güzeldir, güzelliği sever."[5] Hadis-i şerifi olmalıdır. Rabbimizi bizden en iyi tanıyan efendimiz yine “güzelliğini” ve “güzel olma kaidesini” : “Edepsizlik ve çirkin söz, girdiği şeyi çirkinleştirir. Haya ise girdiği şeyi güzelleştirir.”[6] şeklinde buyurmuştur. O halde Müslüman olmayanlara; kalbinde çeşitli nifakları, inkarları barındıran kimselere karşı üslubumuz nasıl olmalı? Kaba, sert sözlerle suratlarına bağıra bağıra mı anlatmalıyız davamızı?

"Müslüman" olduğunu beyan eden kimse İslâm’a teslim olduğunu dile getirmesi yanında İslâm'ı temsil ettiğini de unutmamalıdır. Bu temsiliyet söz ve davranışlarda daha çok aşikar olacaktır. "Sergilenecek her hangi bir kaba davranış,  her şeyden önce davranış sahibinin hayatını şekillendirdiği öngörülen İslâm akla gelecektir."[7]

Hoş tavırları ile insanların ilgisini çeken, iyi izlenim bırakan kimseler daima güler yüzlü ve güzel sözlüdür. Kişinin içi dışına yansır; yüz, görünüm ve söz güzelliği ahlâkın güzelliğindendir. İnsanların dertleriyle dertlenmek, sevinçlerine vesile olmak kişiyi güzelleştirir. Dünyada milyonlarca Müslüman olmayan kimse varken, kaçı için üzüldük? Kaçı için “Ah keşke bilselerdi, keşke iman etselerdi” diye yakarışlarda bulunduk? Haydi gelin bir de böyle düşünelim…

Son zamanlarda ise bir takım Müslümanlarda şöyle bir huy zuhur etmiş durumda maalesef. İslama karşı yanlış hareketlerde bulunan kişileri uyarırken “küfredip, sövmek” . Küfürden kastımız kafir olan kimseye küfrünü isnad etmek değil bizzat “ağzına gelen her türlü kötü sözü” kullanmak. Bu tip kimseler İslâm’ı savunmak bir kenara dursun önce bu iğrenç sözleri nasıl “İslâmî bir tebliğ metodu” olarak doğru kabul edip öne sürüyorlar hayret edici bir durumdur. Elbette bizler biliyoruz ki küffarın tahkiri bizim bir vazifemizdir. Lakin görüyoruz ki bazen öyle aşırılıkara kaçınılıyor ki Müslümanlar, falanca şöyledir falanca böyledir diye aralarında tartışırlarken bu zatlar batıl davalarını ballandıra ballandıra durmak bilmeden farklı platformlarda anlatıp duruyorlar. Sorduğumuzda bu insanlara karşı ne yaptın dediğimizde? El-cevap: “Bre Kâfir” dedim. Peki sen Hakk davasına mı müntesipsin? El-cevap: Evet, elhamdülillah. Peki, davamızı güzel bir dille anlatıp savunduk mu? Bu sefer cevap yok…

Yeri geliyor birisi sevilen bir hocaya bir şey diyor, aşırıcı kimseler sanki hocasının hatası İslam’ın hatasıymış gibi körelmiş bir bağlılıkla savunmaya girip yine inkar eden kişiye hakaretler savuruyor. Sen benim hocama öyle diyemezsin diye hemen üstüne çullanıyor. Burada aslında yapılması gereken asıl şey, ithama karşı hikmetli bir savunmadır. Eğer birisi size bir yanlışınızı söylüyor ve siz de o yanlışınızı savunmak yerine karşınızdakine galip gelmek için onun bir yanlışını öne sürüyorsanız siz haksızsınız demektir.

Hakperest bir kimse hakaret edecek, reddiye yazacak kimseler aramaktansa davasını neşretmek için çabalayacak kimsedir. Klavye başlarında hocaların ağzından cımbızla laf bulup reddiye yazan mecraların olması bize bu kimselere “bunlar herhalde kemala ermiş, cenneti garantilemiş şimdi ise cehenneme sokacak adam arıyorlar” sözünü söylemeye zorluyorlar.

Kuran-ı Kerim’i inkar edene verilecek cevap, hakaret değil Kuran’ın hakk oluşunun savunulmasıdır. Hadis-i şeriflerin birini ya da tamamını inkar edene verilecek cevap, o kimseye Efendimizin dindeki yerini ve Hadis Usulü ilminin anlatılmasıdır. Niye anlatmıyoruz? Çünkü bilmiyoruz. Düşünüp araştırmaya üşendiğimiz için kopyala-yapıştır bir davetçi olmayı seçmek daha kolayımıza gidiyor. Bilgi sahibi olmadan dava savunmak zor olacağı için “Bre Kafir, Bre Münafık” demek ne kadar da kolay oluyor…

Son olarak da "kafirin tahkiri" sözü avam değil ilimli insanların da yanlış anladığı bir durum.  Kafirleri küçük görmek ve küçük düşürmek onlara karşı dik durmak demektir; "ağzımızdan çıkanı söylemek" değildir. Kafire karşı dik durmak, hikmetli ve stratejik kelimelerle onu; nifak sahibini yerin dibine sokmaktır. Çünkü Rasulullah efendimiz –sallallahu aleyhi vesellem- kendisine eziyet eden müşrikleri dahi güzel sözle hakka çağırmıştır ve sonunda nefs-i müdafaa ve Allah’ın cihad ile emretmesiyle onlarla mücadele etmiştir ancak hiçbir zaman edebinden geri durmamıştır. İslâm savaş ahlakı bile ayrı bir engindir… Peygamberimiz rahmet peygamberidir. Mekke müşrikleri içerisinde de haddi aşan küfürde ileri giden insanlar vardı. Fakat Hazreti Peygamber –sallallahu aleyhi vesellem- onları İslam'a çağırırken yumuşak bir dil kullandı. Onların hatalarını söverek küfrederek yüzlerine vurmadı.

Ömer Nasuhi Bilmen –rahmetullahi aleyh- Tefsirinde konuyla alakalı şöyle demiştir: “Şiddetle hitap, hak sözü kabule mâni olabilir, muhatabın kızgınlığını, inadını, kibrini artırabilir. Zaten vaizlerin vazifesi de tam bir yumuşaklıkla hayır ister bir şekilde öğüt vermektir.”

Bir kimse açıkça ben kafirim, ateistim yahut buna benzer inançsızlıklarla kendini tabir etmiyor ve ben Allah ve Rasulüne inanıyorum diye açıkça beyan ediyorsa onun küfre giden bir hali bile olsa hemen aceleci davranıp ona “kafir” mührü hemen yapıştırılmamalıdır. Nitekim efendimiz –sallallahu aleyhi vesellem- bundan bizleri men etmek için şöyle buyurmuştur:

“Kim kardeşine kâfir derse, ikisinden biri mutlaka kâfir olmuştur. Eğer itham edilen kâfir değilse, küfür itham edene döner.[8]

Konuyla alakalı son sözleri de Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevi Hazretleri’ne bırakıyoruz: “Bir kimsenin sarf ettiği bir söz, birçok yönleriyle küfrü gerektiriyor da bir yönüyle küfürden kurtarıyorsa, müftünün (fetva veren kişinin) onu tercih etmesi gerekir. Zira Müslümanlar hakkında hüsn-ü zan esastır.”

Bu ilim ve irfan saçan ifadelerde iki yaramızı birden seyrediyoruz. Birisi, “su-i zan”, yani kötüye yormak, olumsuz değerlendirmek. Diğeri de, müftünün görevini herkesin yüklenmesi. Fetvanın câhiller eline düşmesi…

Gümüşhanevî Hazretleri devamla şöyle buyuruyor: “Şu var ki, bu adamın niyeti küfür değilse Müslüman’dır, fakat niyeti küfür ise müftünün fetvası onu kurtarmaz” [9]

 

En doğrusunu bilen, Allah’tır..!

 

25.05.2020 / İstanbul

Emrah TOPCU

 

[1] Tâhâ, 20/44

[2] Bk. Şuarâ 26/23-29; Kasas 28/38; Nâziât79/24

[3] Ruhul Beyan Tefsiri 5: 235, Damla Yayınevi (İstanbul, 2012)

[4] Nahl Suresi, 16/125

[5] Müslim, Sahih, İman 1/93

[6] Tirmizi, Birr 47

[7] Sarı, İbrahim. “Görgü Kuralları”. Net Medya Yay.:136 (İstanbul, 2016)

[8] Buhârî, Edeb, 73; Müslim, Îmân, 26

[9] Gümüşhanevî, Ahmet Ziyaeddin, Ehl-i Sünnet İtikadı, s.68

Makale Yorumları

  • Hatice30-05-2020 17:35

    Gayet güzel bir çalışma olmuş, günümüz meselelerinden çok önemli ve dikkat edilmesi gereken bir konuyu ele almışsınız. Rabbim muvaffakiyetler versin her daim...

Facebook Yorum

Yorum Yazın