\'Asrın ihaneti\'nin analizi: İslamiyet’i tahrip edip tüm dünyaya yaydı

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
0
DİYANET HABER- M. Abduh, C. Afgani gibi radikal isimlerin fikri tesiriyle büyüyen Fethullah Gülen, sessizce yükselerek ‘Müslümanların dönüştürülmesi’ planının tatbikçisi oldu.

Grup sayfamıza katılmak için >>> TIKLAYINIZ

DiniHaberler.com.tr:M. Abduh, C. Afgani gibi radikal isimlerin fikri tesiriyle büyüyen Fethullah Gülen, sessizce yükselerek ‘Müslümanların dönüştürülmesi’ planının tatbikçisi oldu.

Prof. DR. Ahmet ŞİMŞİRGİL'in Köşe Yazısı

Fethullah Gülen (F.G.) 1980 öncesinin en ateşli vaizi idi. Nurcuların en kapalı grubu olup özellikle Seyid Kutup gibi İslamcı denilen ihtilalci isimlerin tesiri altındaydı. Nitekim gençlik yıllarını Seyid Kutub’un eseri olan “Fizilali’l Kur’an elimizden düşmezdi” diyerek anlatacaktır. Dönemin Cumhurbaşkanı’na, Genelkurmay başkanına her tür hakareti yapar, kasetleri elden ele dolaşırdı. Nedense herkesin eliyle konmuş gibi yakalandığı 12 Eylül İhtilalinde o bir türlü bulunamadı. 1980-1982 yılları arasında irtibatlı olduğu kişiler ve görüşmeleri çözülebilse eminim bugünler çok iyi anlaşılacaktır. 

Nitekim 1983’te tekrar meydanlara çıktığında artık cübbe ve sarıklı bir vaiz yoktu. Bambaşka bir F.G. vardı. Özellikle okul ve medya ile ‘ağ cemaati’ yapılanmasına geçti. Hemen her vilayette okulları, ışık evleri ve yurtları öyle hızlı gelişiyordu ki takip edebilmek mümkün değildi. Yurtlarında ve evlerinde sadece Said Nursi’nin kitapları okutuluyordu. Gençlere “Kuran-ı kerim değil risaleler okunsun” derlerdi. Bu itibarla diğer Nurcu kolları da önceleri mesafeli durdukları F.G’ye kısa müddette ısınacaklardır. 
1986’da Zaman gazetesi yayın hayatına başladı. 1990 yılına geldiğinde artık altyapı tamamlanmış bulunuyordu. Bundan sonra Gülen’in okulları Afrika kıtasını, Balkanları, Avrupa ve Amerika’yı bir ağ gibi sarmaya başladı. On yıldır Türkiye’de yetişen gençler şimdi hizmet aşkını karın tokluğuna dünyanın dört bir tarafına dağılıyordu. Okul açılmayan ülke kalmamış gibiydi. Gülen hareketi 1992-1996 yılları arasında, eğitim alanında global bir oyuncu konumuna gelmişti. 

Nasıl oluyordu bu? Her tarafta okul açılmasına imkan veren sihirli değnek kimdi? Adlarını iftiharla andıkları iki isim aslında bütün soru işaretlerini çözüyor gibiydi. İshak Alaton ve Üzeyir Garih çilingir vazifesi görmekte idiler. Bu büyük ilişkinin sırrı ne idi? 
Üzeyir Garih, doksanlı yıllarda, Hürriyet gazetesine vermiş olduğu röportajda yurt dışı okulları için büyük destekler, maddi yardımlar yaptığını belirtirken Gülen cemaatini öve öve bitirememişti. 

“PAPALIĞIN HİZMETÇİSİYİM”
1991 yılında Mihail Gorbaçov’un Glasnost’u ile Gülen’in okul faaliyetleri tam da denk düşmüştü. Gülenciler bir taraftan süratle Türk Cumhuriyetlerinde okullar açarlarken bir taraftan da Türk Cumhuriyetlerinden gelen çocukları kabul ediyorlardı. Öyle ki 1997 yılı CIA raporlarında “Amerika, F.G. sayesinde Orta Asya’ya bomboş bir İslamiyet götürdü” denecekti. Dışa açılımın üzerinden birkaç sene geçtiğinde Gülen’in hareketinin CIA’nın tam kontrolünde olduğu, Rusya ve Özbekistan’ın bu okullara karşı aldığı tavırdan da anlaşılacaktı.

 28 Şubat 1997’de Türkiye “Post-modern” denilen yeni bir askeri darbeye maruz kaldı. İslami cemaatlerin üzerine silindir gibi gidildiği dönemdi. Bu konjonktürde cuntacılar Gülen’in de üzerine yürürken beklenmeyen bir tepkiyle karşılaştılar. Bu tepki Bülent Ecevit’ten gelmişti. Neden acaba? 
 Aslında Gülen grubu, İslam aleminin gözünü açması lazım gelen uygulamalarını da bu yıllarda başlatmıştı. Bunların en mühimi Abant Toplantıları idi. Başta ilahiyatçılar olmak üzere önemli sayıda gazeteciler bu toplantılara katılacaktı. Gülen’in ilk Abant Toplantısına gönderdiği şu mesajı her şeyi ifade etmekteydi: “Vahye dayalı, hayatın her alanını kuşatan İslam’ı tehlikeli ve milli birliğe zarar verici buluyorum” diyerek 1400 yıllık İslam’ın özüne, aslına düşman olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.  
Daha sonra Gülen’in Papa ile diyaloğu uzun zaman gündemi meşgul edecekti. Zira Gülen’in Papa’ya yazdığı mektubu çok çarpıcıydı. Şöyle ki: “Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinler arası diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik”
Gülen burada kendisinin papalık konseyinin bir parçası olduğunu dünyaya ilan ediyordu. Gülen’in kimliği artık açığa çıkıyordu. Öyleyse Türkiye’den çıkması gerekti. Nitekim 1999 yılında hakkında davalar açılarak sanki 28 Şubat darbecilerinden kaçmış süsü verildi ve Amerika’ya alındı. Artık o bir kahramandı(!) Sadece Pensilvanya’ya gidenlerin ülkeye haberler getirdikleri bir azizdi(!).

28 Şubat’ta FETÖ’cülerin dışında devletin yanında olan devletine sahip çıkan tüm cemaatler ezilmişti. Bilhassa devletle hiçbir zaman derdi olmamış İhlas camiasının ezilmesinin ardında bunların bulunması meseleyi aydınlatmaktaydı. İhlas Finans’ın içine hem sızmışlar hem de belini doğrultamayacak bir darbe indirmişlerdi. Esat Coşan Hoca’ya ve Mahmut Hoca’nın damadına yapılanlar da 28 Şubat’ın tokadını kimin yediğini gösteriyordu.
Diğer taraftan 28 Şubat cuntasının ortaya çıkardığı siyasi iktidar, ülkeyi iki senede batırdı. Belki de tarihinde ilk kez esnaf sokaklara döküldü. Artık bu selin önüne geçilemezdi. Nitekim Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve ekibi ezici çoğunlukla iktidara yürüdü. Erdoğan ise siyasi yasaklıydı, seçimlere girememişti.
Müthiş bir senaryo ile Erdoğan’ı siyasi yasaklı olmaktan çıkarıp Siirt’te seçimleri iptal ettirerek partinin başına yani Başbakanlığa taşıdılar. Acaba bu sırada bu işin içinde bulunanlar şöyle bir talepte bulunmuşlar mıydı? Yola F.G. ile devam edeceksin veya F.G’nin hizmetlerine dokunmayacaksın. 
Şuna adım gibi eminim ki Erdoğan, F.G’yi o gün mimlemişti. Ancak kime güvenecekti? Kim kendinden, kim ondan yana bilmek mümkün müydü? Bunun için zamana ihtiyaç vardı. 

AK Parti’nin iktidara yürüyüşünden itibaren ise artık cemaat bambaşka bir şekil alacaktı. Üçüncü on yıla giriliyordu. Bu dönemi kendileri için dünyaya hakim olma devresi olarak addedeceklerdi. 
İş adamları turizm gezileri gibi okullarına taşınıyor döndüklerinde gözyaşları ile Hizmet hareketini ve başarılarını anlatıyor gönüllü dailik (propagandist) hizmetleri veriyorlardı. Türkiye’nin her kesiminden paralar bu terör örgütüne akar hale getirilmişti. Devletin bütün kadrolarına eskiden sızma yaparlarken şimdi açıktan giriyorlardı. Ancak burada da bir hainlik söz konusuydu. İmtihan soruları önceden dershanelerinde yetişmiş çocuklara gizlice dağıtılıyordu. Bunlardan soru alarak imtihanı kazananlar ise artık Gülen’in gönüllü neferi olmaktaydılar. Mankurtlaştıklarının farkına varamıyorlardı. Kendilerini dünyayı fethe çıkmış cihangirler gibi görmekte idiler. 
İslam’ı dünyaya yaydıklarını zanneden bu “dailerin” en basit dini kurallardan dahi haberleri yoktu. 

DİNLERİN BİRLİĞİ MESAJI 
Diyalog tuzakları da hız kesmeden devam ediyor ve artık açık açık yürütülüyordu.
 Diyanetten sorumlu Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın hezeyanları da artık manşetlerdeydi. Diyalogun teorisyenlerinden olan bu şahıs, “Kur’an-ı kerim tarihseldir, yüzde kırkı değiştirilmeli veya çıkarılmalıdır” demişti. Erdoğan’ın ikinci seçimde ilk bu adamı yemesine dikkat edilmelidir. Prof. Dr. Suat Yıldırım ise  Zaman gazetesindeki bir makalesinde Hazreti İsa’yı “şahsı manevi” olarak tanımlayıp F.G.’nin şahsında ortaya çıkacağına kadar iddia etmişti. 

 2003 yılından itibaren “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları” denilen yarışmalar başlatılacaktı. 4. Türkçe Olimpiyatlarının finalinde “Bütün dinler buluşuyor, biz hepimiz kardeşiz” mesajıyla “Bütün müminler kardeştir” düsturu yıkılacaktı. Dünyanın her yerinden kız ve erkek öğrencilerin şarkılarını millete gözyaşları içinde izlettirmeye başlamışlardı. Belki de ömründe bir kere şarkı türkü dinlemek için salonlara gitmemiş insanlar, Türkçe şarkı söyleyenler İsrailli, Amerikalı, Gürcistanlı olunca zevkten kendinden geçer olmuşlardı.  
16 Nisan 2005 yılında 2.5 milyon basılan Ailem gazetesinde F.G’ye ait çok çarpıcı ifadeler yer aldı. Burada iman esasları üçe düşürülürken bir taraftan da imanda şek ve şüphe olmaz kaidesi yıkılıyordu. Şöyle ki: “İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki,  bunlar;   Allah’a,  âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet “veya” adalettir” (Prizma, 2 /162).                             

Öte yandan 2007 yılından itibaren yeni darbe planlarını açığa çıkarma adı altında ortalığa toza dumana boğmuşlardı. Cambaza bak misali halkı bu korku ve endişelerle oyalarken hizmet ve önemli yerlere sızma faaliyetlerini başarıyla yürütüyorlardı. 

FETÖ’NÜN GÜÇ SARHOŞLUĞU
Yıl 2011. Artık gücün zirvesine geldiklerinin bilincindeydiler. Son kaleleri de alacak ve nihai darbeyi indireceklerdi. Muhtemelen Recep Tayyip Erdoğan da bunun farkındaydı. Yeni seçim dönemim ustalık dönemim olacak diyordu. Hangi konuda ustalıktı? Herhalde kimse anlamıyordu. Millet, devlet idaresi zannediliyordu. Oysa Erdoğan, 2010 yılında MİT’in başına Hakan Fidan Bey’i getirmişti. Bu konuda en ağır tepkiyi neden Cemaat ortaya koydu acaba. Ayrıca her vesile ile onu neden itibarsızlaştırmak istediler, düşünün.
Şayet o gelmese Tayyip Bey başka türlü ortadan kaldırılacaktı.
Tayyip Bey de bunu hissediyordu. Nitekim 12 Haziran 2011 seçimlerinde bu gurubu mecliste önemli ölçüde budadı.
Bundan sonra gelişen hadiseler Başbakan’la Gülen hareketinin arasına gitgide açacaktı. Futbolda şike davası ve 2012 yılı Türkçe Olimpiyatlarında F.G’yi ülkeye davet etmesiyle bunun ilk sinyallerini verdi. 

Ardından Gezi olayları ile 17 ve 25 Aralık darbelerinin gerisinde Paralel örgütün bulunduğu herkes tarafından anlaşılmıştı. Erdoğan da artık kartını sonuna kadar açmıştı: “Bu bir ihanet çetesiydi”, “Paralel devlet girişimiydi” ve “bunlar terörist olup haşhaşiler” idi.
Aslında Cumhurbaşkanı da yavaş yavaş onları gadaba sürükleyecek ve içindekileri boşalttıracak hamleleri yapmaktaydı. Zira insan kızdığı zaman içinde bulunan kötü duyguları açığa vurur.

Nitekim F.G’nin beddua seansı temiz inançlı milleti bu gruptan tamamen soğutacaktı. Buna rağmen mankurtlaştırılmış beyinler maalesef yine uyanamadı. Neticede 15 Temmuz darbesi gibi bir ihanete kapı araladılar. Bu darbe Osmanlı Devleti’ni yok olmaya götüren II. Abdülhamid Han’a yapılan gibi olacaktı. Allah korusun başarılı olsalar bu defa millet de devlet de kalmayacaktı.  Her şey müthiş planlanmıştı. Öte yandan Gezi olayları sırasında “halkın yüzde ellisini zor tutuyorum” diyen Cumhurbaşkanı, millete “hazır ol” mesajını vermişti. Millet son üç yıldır teyakkuzda idi. Ancak darbelerden yıllardır çeken Türk halkı yüzde elli iki değil neredeyse yüzde doksan elbirliği gönül birliği ederek darbeye dur diyecekti.

GÜLEN’İN HESAP EDEMEDİĞİ ŞEY
Evet plan kusursuzdu. 36 yıldır yapılan çalışmaların sonuna gelinmişti. İslam dünyasına sadece Türkiye’yi değil tüm dünya Müslümanlarını güdecek kukla bir halifenin gelmesi yakındı. “Dünya beşten büyüktür” diyen Adamın dili kesilecekti.
Bir şeyi hesaplamıyorlardı: O adam Allah’a ve milletine güveniyordu. Gücünü ve kudretini oradan aldığını her fırsatta ilan ediyordu. 
“İnsanlara güveneni Cenabı Hak insanlara bırakır. Kendine güvenenleri yanına alır”.
Evet Pensilvanya’ya Amerika’ya CIA’ya ve daha nicelerine güvenenleri Cenabı Hak onlara bıraktı. Kendine güveneni yanına aldı. Beklenmeyen basit gelişmeler yaşandı. Cumhurbaşkanı kıl payı ellerinden kurtuldu. Yaşananlar korkunçtu. Meclis, MİT, Özel Harekat Dairesi ve bizzat millet bombalanıyordu. Darbecilerin sanki gözleri dönmüştü.
Öte yandan bu necip millet de, bu ihanete kayıtsız kalmadı. Liderinin daveti üzerine sadece bayrağını kaparak, dilinde Allah nidaları ile meydanlara döküldü. Göğsünü topa, tanka, kurşuna siper ederek bir anlamda 36 yılın diyetini ödedi. 
Milletin bu darbesi, kuklaları yok ettiği gibi yüz yıldır kukla oynatıcıları da açığa çıkardı. Bu itibarla devletimiz yeniden güçlü günlere yelken açabilecektir. Bunun için milletimizin birlik ve dirliği, istikameti için önemli adımlar atılmalı maşa, kukla ve hain üreten bataklıklar kurutulmalıdır.
Bu milletin varlığı iki şeye bağlıdır. Millilik ve doğru İslamiyet. Yani Müslüman milletimize İslamiyet’in doğru öğretilmesi. Zira bin seneden beri Müslüman milletimize ve devletimize Ehl-i sünnet itikadı denilen inanış sahiplerinden asla bir ihanet ve ayaklanma sadır olmamıştır. Kökü dışarda mezhepsiz, radikal (Muhammed Abduh, Cemaleddin Afgani benzeri kişiler) ve ılımlı İslam (F.G. ve avenesi) denilen bozguncu tipler her zaman kullanılmaya açık olmuşlardır. 
Cenabı Hak ülkemizi ve milletimizi bir büyük, belki tarihin en büyük fitne ve belasından ve peşinden gelecek yabancı tasallutundan, işgalinden muhafaza eyledi.
Millete de ders çıkarmayı, ibret almayı, birlik ve beraberliğini muhafaza etmeyi nasip eylesin.

Kaynak: Türkiye

 

Diyanetliler Platformu

Grup sayfamıza katılmak için >>> TIKLAYINIZ 

 
Anahtar Kelimeler:

  • 0
    SEVDİM
  • 0
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
Gençlik Araştırması, Din ve Siyasete güven kalmadıÖnceki Haber

Gençlik Araştırması, Din ve Siyasete güv...

DİB Sığınmacılar GenelgesiSonraki Haber

DİB Sığınmacılar Genelgesi

İslamda Buluşalım

Yorum Yazın

Başka haber bulunmuyor!