Şerafettin Özdemir

Şerafettin Özdemir

Mail: kursadalperen@live.nl

MİLLETÇE YAŞADIKLARIMIZ!

1940 VE 1950 YILLARI ARASINDA MİLLETÇE YAŞADIKLARIMIZ!..
Milletçe, yediden yetmişe 1940 ile1950 arası acı dolu yaşanmışlıkları her ferdimiz bilmekte, babadan, dededen görmüş olduklarını, duymuş olduklarını iliklerine kadar yaşamış bir neslin ahfadıyız!..

Mabedlerin kapısına kilit vurulduğu, ezanların susturulduğu, on sekiz yıl gibi bir uzunca zaman diliminde , minarelerin öksüz, mabedlerin kimsesiz, Tekbirsiz mihrabların küskün olarak mateme terkedilmiş bir neslin çocuklarıyız!..

Ölülerin bile, dini kaidelere uygun defnedilmesinin zorlaştığı, zorlandığı bir ortamı, çetrefilli halleri unutmamız, geri plana atmamız mümkün değildir. Tüm bunların yanı sıra, milletçe yaşanılan açlığı, kıtlığı, yokluğu nasıl yok sayabiliriz?.. Onun içindir ki, aşağı satırlarda arzedeceğimiz acı vakıa yaşanmış bir olay ve kıtlıktır:

" Dünyanın Alman-Rus harbiyle çalkalandığı dönemler. Sene; 1942 . Almanya ve Rusya savaşa savaşa Bulgaristan'a kadar gelir. Neticede Almanlar Ruslara yenilir. Harp biter ama zamanın Türkiye'sinde de harbin tesirleri hissedilir. Kıtlık baş gösterir.

Yiyecek ekmek yoktur, ekmek yapacak buğday yoktur. Ahali perişan durumdadır. Anadolu köylüleri meyve sebze eker mahsul alıırlar, kışa envai çeşit hazırlık yaparlar. Amma velakin tahıl lazımdır halka.Buğday hasadı yoktur, olsa da nadir bulunur.

Evlerde ocaklar tütmez uzunca bir süre, ne tandır yakılır ne ekmek yapılır epey bir zaman.Anadolu insanı bu, sofrada ekmek yemeye alışıktır. Adına tandır der, somun der, bazlama, yufka der.

Rabb'im helalinden her ne vermişse onu ekmeğine katık eder. Belki arasına bahçeden devşirdiği otları sıkıştırır tuz serpip yer, belki bir kuru soğanı ekmeğine yoldaş eder. Ama onun karnını " ekmek" doyurur.

O yıllarda büyük dedemiz hastalanıp şehre gitmiş. Yolda giderken " Belki bir kilo buğday bulurum da köye yollarım." diye de bir arayış içindeymiş. Lakin o yürüdüğü yollarda umutsuzca seyretmiş komşu köylerde kurulan tezgahları.

Bir ara gözü bir hububat satıcısına ilişmiş. Tezgâhta az bir buğday ile hayvanlara yedirilen ve son derece kötü bir kokusu olan fiğ denilen bir tahıl varmış.

Hiç vakit kaybetmeden bir hemşehrisi ile bu buğday ve fiğ karışımını köye yollamış. Dedem buradan sonrasını şöyle anlatıyor:

" Fiğ kızım fiğ... Hayvanların yediği fiğ. Köyde rahmetli anam buğdayla fiği değirmende öğüttü, karıştırdı, Ama, fiğin kokusundan ekmek yenir mi? Yiyemiyoruz . Bizim evde küplerle pekmez var. Fiğ ekmeğini pekmeze batırıyoruz. Yok, yenmez kızım fiğin ekmeği.

Yine de bizim yüzümüz yine de ekmek gördü, bazı komşularımız ise kış günü böyle aç biilaç baharı buldular, nasıl buldular orasını Allah bilir... Baharda dağlara taşındılar, ot toplayıp geldiler, ot ekmeği yaptılar.

Pişirip yediler evladım, yenildi bunlar. Bugünlere geldik. Şu sofradaki nimetleri gördükçe benim dönüp dönüp şükretmem, hamd etmem lazım." ( Aile Dergisi, F. Çatak, sayf. 33.)

Netice olarak,

Böylesi, zor dönemleri, müşkil anları milletçe unutmamız, göz ardı eetmemiz mümkün değildir. Aslında, böylesi çetrefilli bir dönem karanlık bir zihniyetin yapısal durumudur.

Bu karanlık zihniyet, 2026 yılıında yaşamamıza rağmen, bazı garip, ilkel, çağ dışı, İslam dışı halleri devam ettirmektedir. Düşünmeliyizki, bir kere, bizim tarihimiz de ölüme, ölüye, mezara saygı duymuş bir milletiz. Ama, gelin görün ki, bu çirkin, acaip zihniyet mensupları bir mezarın başında bile rakılı, içkili,sarhoşca manevralar yapmışlardır.

Bu çirkinliğe rağmen, bu çirkin görüntüye rağmen, bir kısım insanınız bu gidişata " ne var bunda?" diyecek kadar zihin ve fikir dünyaları alabora insanlarımız bulunmaktadır. Hatta, buna " Anadolu irfanı" diye isim takanlarda mevcuttur. Nasıl "Anadolu irfanı" ise (!) ise..

Ne acı ki, Müftülerimiz, İmamlarımız, bunlara göre öcü,gerici, geride kalmış insanlardır!.. Varmı ki, kürsüde, hutbede insan, nesil ve çocuk eğitiminden söz edilmiş olsun!.. İşte, bu zihniyet artıklarının vaveylası o zaman kopmaktadır. Fatih türbesini ziyarete giderken, el kıçta, Makarios'un heykelini yaparken saygı ve hürmetle yapılmaktadır!.. Nasıl hürmetse? (!)..Selam ve dua ile..

Şerafettin Özdemir

Facebook Yorum

Yorum Yazın