Yaşıyorsan Gel Şükret
Bugünlerde ruh halimiz epey bozuldu. Her gün Gazze’den aldığımız haberlerle yıkılıyor, acziyetimizi itiraf bize çok zor geliyor. Gerçeklerden kaçmaya çalışıyoruz ama beceremiyoruz. Ne yazacağımı şaşırdım dostlar. Çevremden yardım almaya çalışıyorum. Hüznü yaz diyorlar. Bu yazı hüzne hüzün katmaktan başka bir işe yaramayacağı için kabul etmiyorum. Umudu yaz diyorlar. Ufukta umudun çok uzaklarda olduğunu gördüğüm için yazmaya çekiniyorum.
En iyisi şükrü yazayım dedim. Bu kavramı nasıl yanlış anladığımızı, sözlü şükür ile yetinip fiili şükrü unuttuğumuzu, üzüntülerimizin kaynaklarından birinin de bu olduğunu vurgulamak istedim. Geçtim bilgisayarın başına. Aklıma ilk gelen sözlerini Sayın Ali Tekintüre’nin yazdığı, bestesini Sayın Amir Ateş’in yaptığı ( şahsen benim çok sevdiğim, zaman zaman dinlediğim ) “ Yaşıyorsan Gel Şükret ” ilahisinin sözleri oldu.
Yaşıyorsan gel şükret, Hiç doğmadan ölen var,
İsyan etme dua et, Her şeyi bir gören var
Ne verirsen elinle, O gidecek seninle,
Kırma kulu dilinle, Mahşerde bekleyen var
Dökülen bir yapraksın, Bir et kemik topraksın,
Bir gün yok olacaksın, Can alıp can veren var.
Allah’ın Resulü sevgili Peygamberimiz bir gün Mescid-i Nebi’nin avlusunda bulunduğu sırada kendisine bir sepet turfanda hurma ikram edilir.
“Buyur! Ey Allah’ın Resulü! Mevsimin ilk hurması…” der sahabe efendilerimizden biri. Efendimiz sepete tereddütle baktıktan sonra: “Komşularımız da böyle taze hurma yemeye başladılar mı?” diye sorar.
İkramda bulunan zat: “Hayır! Henüz hiç kimsenin bahçesinde hurmalar olgunlaşmadı. Bizim bahçenin bir özelliği var. Mevsimin ilk hurması bizim bahçede olgun hâle gelir. Bende olgunlaşan bu hurmaları herkesten önce tatmanız için size getirdim.” Der.
Sevgili Peygamberimiz çevresine bakar ve karşıda oyun oynayan çocukları görür. Mübarek parmağıyla işaret ederek: “Hayır! Ben yiyemem. Götür bu taze hurmaları şu çocuklara ver” buyurur.
İkramda bulunan zat, “Ey Allah’ın Rasülü! Bunda herhangi bir haram şüphesi yoktur, hurmalar benim bahçemin meyvesidir” dese de, Efendimiz kabul etmeyip buyurur ki:
“İkramınız olan bu hurmayı kabul etmeyişim onun haram olma ihtimalinden dolayı değildir. Ben komşularımızın henüz yemediklerini yiyerek, giymediklerini giyerek, onlardan farklı bir konumda yaşamak istemiyorum. Ne zaman ki, konu komşular hurma yemeye başlar, işte o zaman bende onlarla birlikte bu taze hurmalardan yerim. Böylece onlardan ayrılmamış olurum.” Buyurur.
Efendimiz bu tavrıyla bize şu mesajı veriyor. Müslümanların önderleri, rehberleri, idarecileri halkının yemediğini yiyen, giymediğini giyen insanlar olmamalı.
Bugün İslam ülkelerinin liderleri bu şuurun yarısına sahip olsalar halimiz böyle mi olurdu?
57 üye devleti bulunan İslam İşbirliği Teşkilatı temsilcileri Gazze konusunu görüşmek üzere toplanıp bir kınama ve tavsiye mesajı yayınlamaktan başka bir şey yapmıyorlar, yapamıyorlar, çünkü hepsinin ipleri Siyonistlerin elinde. Bu ipleri onların eline veren İslam ülkelerinin liderleri birer kibir abidesi olarak saraylarında, köşklerinde arz-ı endam ediyorlar. Bizler de her gün kendimizi perişan ediyoruz.
Siyonistler ağlanacak halimize bakıp sinsi sinsi gülüyorlar bize. Demek ki, İslam Âlemi kendisini gülünecek duruma getirmiş te haberi bile yok. Üstelik ağlanacak halimize biz de gülüp geçiyoruz. Silkinip kendimize gelme zamanı gelmiş te geçmiş bile.
Gelelim şükür meselesine:
Şükür, Kur’an-ı Kerimde üzerinde en çok durulan konulardan biridir. Yetmiş beş yerde şükürden, şükretmenin öneminden bahsedilir. Şükür kelimesinin eş anlamlısı olan ve yaklaşık aynı sayıya ulaşan “hamd” kelimesi ve türevleri de eklendiğinde büyük bir yükün tutmaktadır.
Şükrün Kur’an-ı Kerimde bu kadar önemle vurgulanmasının sebebi, onun, iman ve tevhidin en önemli göstergelerinden biri olmasındandır. Kur’an, sürekli olarak Allah’ın insanlara verdiği nimetlere, yaptığı bağışlara, ettiği ihsanlara dikkat çekmekte ve insanın bütün bu iyilikler karşısında minnettarlık duymasını, şükran duyguları içerisinde olmasını istemektedir. Çünkü nimete kavuşmanın, iyilik görmenin karşılığı bunu gerektirir. Bu sebeple Kur’an şükrü, Allah'a kulluk etmenin şartı olarak belirtir.
Şükür, ulaştığı/elde ettiği nimete karşı teşekkür etmektir. Hamd etmek için nimetin, hamd eden kişiye ulaşmış olması şart değildir. Şükürde ise, nimetin şükreden kimseye ulaşmış olması şarttır. Hamd'de sevinç ve arzu anlamı, şükürde ise içten bağlılık ve dostluk anlamı daha ağır basar.
Şükretmek müminlerin en önemli özelliklerinden biridir. Çünkü şükrün başı Allah’ı bilmektir. Allah’ı Rab olarak bilen, O’nun nimet verdiğinin şuurunda olan bir kimse O’nu sevmeye başlar. Allah’ı seven O’na ibadet eder, O’na hiç bir şeyi şirk koşmayarak O’nun nimet verici olduğunu itiraf eder. Kul bu şuurla eşi ve benzeri olmayan bir Rabb'e kulluk ettiğinin, O'na yaklaşma imkânı bulunduğunun farkında olur. Bu nedenle tevhit, yani Allah’ı hakkıyla birlemek şükrün zirvesidir.
Allah’tan başka nimet veren yoktur. İnsan, hayatını sürdürebilmek için her zaman O’nun yarattığı nimetlerden yararlanmak zorundadır. Kul bu nimetlerin karşılığını da ancak ibadetle/kullukla yerine getirebilir.
Kulluk ile şükür arasında çok güçlü bir ilişki vardır. Şükürden kopan bir insanın, kulluk bilincini de yitirmesi kaçınılmazdır. Bu sebeple şeytanın bütün çabası kulları şükürden alıkoymaya yöneliktir.
Şükrü doğru anlayıp anlatmak gerekir. İslam âlemi olarak biz şükrü hep sözlü şükür diye anladık. Hâlbuki asıl şükür fiili olarak yapılan şükürdür. Karnını tıka pasa doldurduktan sonra arkasından bir maden suyu içip gerinerek “ çok şükür elhamdülillah” demek değildir şükür. Asıl şükür nimetleri yerli yerinde kullanarak İslam’ın izzet ve şerefini korumak için güçlü olmaktır. Her nimetin şükrü kendi cinsi ile yapılır. Mesela, sağlık nimetinin şükrü, kendi sağlığının kıymetini bilerek, sağlını yitirenlere yardımcı olmakla, zenginliğin şükrü, mali ibadetleri yerine getirmek ve düşkünleri kollamakla, akıl nimetinin şükrü onu doğru kullanıp her iki dünya saadetini elde etmekle yerine getirilir
Şükrün mü yoksa sabrın mı daha faziletli olduğu yolundaki meşhur tartışmayı da ele alan Gazali, değişik durumlara göre sabrın veya şükrün daha faziletli sayılabileceğini delilleriyle açıklamakta, sonuçta sabrın ve şükrün değerinin bunları yerli yerince yapmaya bağlı olduğunu belirtmektedir.
Gelelim zurnanın son deliğine;
Sizce dünya Müslümanları bugün sahip oldukları idareciler için şükretmeli mi?, sabretmeli mi?, yoksa bunları acilen değiştirmeli mi?
Fahri SAĞLIK
Emekli Müftü
Facebook Yorum
Yorum Yazın