Müminin Beş Büyük İmtihanı
Hayat, insanın önüne her zaman açık ve pürüzsüz bir yol sermez. Kimi zaman yürüdüğümüz yolun üzerine bir taş konur, kimi zaman art niyetli bir insan çıkar karşımıza, kimi zaman da hiç kimsenin görmediği bir mücadele başlar içimizde. Fakat mümin bilir ki, dünya rahatın değil, imtihanın yeridir. Burada asıl mesele, önümüze çıkan engellerin çokluğu değil; o engeller karşısında kalbimizi ve irademizi ne hâlde tuttuğumuzdur.
İslam’ın öncülerinden Hasan-ı Basrî Hazretleri’ne, bazı rivayetlerde ise Abdullah b. Mesud’a nispet edilen meşhur bir kelâm-ı kibarda müminin dünyada beş büyük düşmanla karşı karşıya bulunduğu ifade edilir. “Müslüman kardeşi onu çekemez, münafık ona buğz eder, kafir onun canına kasteder, kendi nefsi onunla uğraşır ve şeytan onu şaşırtmaya uğraşır.”
İlk imtihan, mümin kardeşinin hasedidir.
İnsan, bazen en çok kendisine yakın gördüğü kimselerle sınanır. Yusuf’un kardeşleriyle, Efendimizin akrabaları sınanması gibi. Günümüzde sosyal medyanın da yaygın kullanımıyla tanınırlık ve bilinirliliğin çekilememesi veya nimetlerin haset sebebine dönüşmesi gibi. Başkasının nimetine sevinemeyen, onun başarısını kendi eksikliği gibi gören, kardeşinin yükselişinden rahatsız olan bir kalp vardır. Haset, işte böyle bir kalbin hastalığıdır.
Oysa mümin, kardeşinin nimetine sevinmeyi bir görev telakki eder. Çünkü bilir ki Allah’ın hazineleri geniştir; bir başkasına verilen nimet, kendisinden eksilen bir şey değildir. Başkasının rızkına, kabiliyetine, makamına ve unvanına bakarak kendi nasibini küçümsemek, insanın hem huzurunu hem de kardeşliğini zedeler. Böyle bir imtihanla karşılaşan mümine düşen, aynı duyguyla karşılık vermemektir. Başkasının hasedi, bizim de kalbimizi karartmamıza mazeret olamaz.
İkinci imtihan, münafığın düşmanlığıdır.
Yüzüne gülüp arkasından konuşan, dost görünen fakat kalbinde kin taşıyan kimseler de insanın imtihanıdır. Açık düşman, kendisini belli eder. Fakat gizli düşmanlık, insanı hem tedbire hem de sabra muhtaç kılar.
Mümin, böyle bir durumda ne safdil olmalı ne de herkesten şüphe eden bir kimseye dönüşmelidir. Tedbir, kalbin kapılarını bütünüyle kapatmak değildir. İnsanlara güvenmek güzel bir ahlaktır; fakat güveni istismar edenlere karşı ölçülü davranmak da hikmettir. Efendimizin İbn-i Übey’e ve benzerlerine karşı ihtiyatı ve tedbiri elden bırakmaması örneklik açısından kayda değer bir durumdur.
Üçüncü imtihan, düşmanlık ve saldırıdır.
İnancından, değerlerinden ve hakikatten yana durduğu için insanın karşısına çıkan düşmanlıklar da vardır. Tarih boyunca hakikati savunan nice insan, inandığı değerler uğruna sıkıntılara katlanmıştır. Bunların başında da Peygamberler ve Rabbani alimler gelmektedir.
Fakat müminin tavrı, öfkenin esiri olmak değildir. O, haksızlığa karşı dururken adaleti elinden bırakmaz. Zulme karşı mücadele ederken zulmün kendisine dönüşmez.
Çünkü hakikati savunmak, ahlakı terk etmek değildir. Bilakis zor zamanlar, insanın ne kadar hakikate bağlı olduğunu gösterir. Rahat günlerde herkes güzel konuşabilir; fakat sıkıntı anında adaletini koruyabilenler, imanın olgunluğunu gösterir.
Dördüncü imtihan, insanın kendi nefsidir.
Belki de en zor mücadele, insanın dışarıdaki düşmanlarla değil, kendi içindeki arzularla verdiği mücadeledir. Çünkü insanın içinde tembellik vardır, öfke vardır, kibir vardır, dünyaya aşırı bağlanmak vardır. Bazen doğruyu bildiği hâlde yapamaz. Bazen iyiliğe niyet eder, fakat nefsinin ağırlığı altında kalır.
İnsan, başkasına nasihat ettiği bir konuda kendi nefsine yenilebilir. İşte bu yüzden mümin, her gün biraz da kendisini hesaba çekmelidir. Nefis, terbiye edilmediğinde insanı azdırır ve şımartır; terbiye edildiğinde ise insanı yüceltir.
Nefsin her isteğini yerine getirmek özgürlük değildir. Asıl özgürlük, insanın kendisini Allah’ın rızasına yöneltebilmesidir. Çünkü insan, nefsinin peşinden gittikçe maskaraya dönüşür; nefsine karşı koyabildikçe büyür. Büyüklerimiz buna istinaden şu muhteşem vecizeyi söylemişler. "Savaş meydanında sana isabet eden bir ok seni cennete götürür; ancak nefis meydanında sana isabet eden bir ok (günah, haram veya şehvet) seni cehenneme götürür veya helak eder."
Beşinci imtihan, şeytanın saptırmasıdır.
Şeytan, insanı her zaman büyük günahlarla karşılamaz. Bazen küçük bir ihmalle başlar. Bir namazın geciktirilmesi, bir iyiliğin ertelenmesi, bir hatanın küçümsenmesi, açlıkla korkutması, cihattan alıkoyması. Sonra insan, farkına varmadan kalbinin hassasiyetini kaybetmeye başlar.
Şeytan bazen günaha çağırır, bazen de insanı yaptığı iyilikle kibirlendirir. Bazen “Bir kereden ne çıkar?” der, bazen “Sen zaten iyi bir insansın.” der. Bazen de insanı öyle bir ümitsizliğe düşürür ki, kişi Rabbine dönmeye yüz bulamaz.
Oysa mümin bilir ki Allah’ın rahmeti, insanın günahından daha büyüktür. Düşmek, insan olmaktır; düştüğü yerden kalkmamak ise sebebi hasarettir. Günah işlediğinde tevbe eder, hata ettiğinde döner, yeniden başlar. Çünkü şeytanın istediği, insanın hiç düşmemesi değil; düştüğünde bir daha ayağa kalkmamasıdır.
Bütün bu imtihanlar karşısında müminin elinde üç büyük silah vardır: Sabır, tevekkül ve salih amel. Sabır; sıkıntı, arzular, masiyetler ve şeytanın karşısında direnebilmektir. Tevekkül, sebeplere sarıldıktan sonra neticeyi Allah’a bırakabilmektir. Salih amel ise imanı yalnızca sözde bırakmayıp hayata taşıyabilmektir. Kardeşin hasedinden, ehli nifakın ve dalaletin düşmanca yaklaşımından, nefsin ve şeytanın iğvasından Allah’a sığınırız.


































Facebook Yorum
Yorum Yazın